Gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2018 Çarşamba

SIĞLIKTA


     Gerekli nasihatleri dinledim. Şimdi onlarda gittiler yalnızım. Çalışmak tek düze bir iş git gel, eh belli bir yere kadar beni mutlu edebilir. Fırınlarda bisküviyi pişirdiği gibi beni de pişirebilir. Beni allı pullu mutluluk vadisine de çıkarabilir mi? Meyve veren ağaç taşlanmaz onu da biliyorum fakat içimde bir şeyler kabarıyor çıtır çıtır sesler çıkartıyor, tıpkı odunun ateşte yanması gibi bazen de o ateş dört bir koldan bana ateş ediyor. Bunlar içimdeki sesler tek tek bu sesleri duyuyorum. Bir yükseliyor bir alçalıyor ama ben hep bu seslerin başında duruyorum nöbetteyim. İçeri iyice girsem sokulsam daha çok gürültü bağırtı ve sesler eski hayallerimi birikmiş öfkemi de içine katıp daha fazla bağırıyorum.
        İşten geliyorum önlüğümü çıkartıyor asıyorum. İşyerinde kurguladığım hayat dönüyor kafamda. Onun otoritesinden beni yönetmesinden de kurtulmalıyım. Havadar güneşli bir odada çayımı yudumluyorum. Başarılı bir girişimci olamadık bir başarı hikayesi sergileyemedik. Elimizle kolumuzla bedenimiz ruhumuzla bu işe bağlandık. Dört bir tarafımızı onunla sardık zincirledik. Bir yere gidebiliyor musun bir akraba ziyaretine? Yok. Bir gezmeye dışarıda yemeğe veya canının istediği yere? Yok. Sadece evden işe işten eve biraz birikimim var desem abartmış da olmam. Kendimize bir saygınlık bir değer var mı dersen? O da yok. Fark edilmiyorsun bile.  Ama hala çalışıyorum. Hala aynı kapalı alana işime gidiyorum gelince de önlüğümü askıya asıyorum. Yalnızlığım çaresizliğim sessizliğim içimde. Ben de isterim elimi masaya sertçe vurup işiniz de sizin olsun demeyi kapıyı sertçe çarpıp gitmeyi. Ama burası da kaçıncı başvurduğum ve işe alındığım iş kapısı. İşte bu yüzden havan kime? Sen ne işine kalkışıyorsun? Diyorum susuyorum.  Sen küçük vasıfsız bir fabrika işçisisin otur kendi kitabını yaz ve oku diyorum. Bu kitap sana yeter bu hayat sana yeter diyorum. Kuzeyden esen rüzgar benim üzerime yapışan koku. Benim de boyum bir metre atmış santim doğru düzgün Türkçe konuşamam iki kelimeyi bir araya getirip cümle kuramam başka bir iş beceremem hayatın içine atılmış küçük bir oyuncuyum. Hayata ve kaderime karşı bir düşmanlığım da yok. O halde? Ah diyorum şöyle bazen rüzgar kuzeyden değil de güneyden taraf esse Toroslardan yıldızların ışıl ışıl parladığı Akdeniz gecelerinde o günler o saatler de gelse. Sonra yorgunluğunun ve uykunun verdiği dalgınlıkla sarı soğan gibi ararmış gözlerin açtı. Seni ancak bu iş paklar bu işte seni iflah da etmez öldürmez de,  sen en iyisi, ‘’Dersini almış da ediyor ezber. Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler. Bu dert beni iflah etmez  del’ eyler. Benim dert çekmeye dermanın mı var? Aman aman sürmelim aman,’’ türküsü söyle. Penceren güneyden esen rüzgarın kokusunu duymak yerine kuzeyden gelen rüzgarın kokusunu da içine çek evinin kırık camından yoksulluğuna ve yoksunluğuna da bakarak.


8 Şubat 2018 Perşembe

TEMBELLİK


GAMSIZ HAYAT
İnsan doğuştan çalışmaya aşık doğmamışsa
sırf safi çamursa yontulmamış işlenmemiş doğranmamış ve belli bir beceri kazanmamış ise vasıfsızdır yani hala şekilsiz çamurdur. İnsan böyle şekilsiz iken saf ve temiz kalabilmişse makuldür ya saf ve temiz kalamamışsa hiç kimse kalamaz ki öyleyse bu ayrıştırma niye?
         İş var ve işsizlik artıyor, iş ve işsizlik birbirine karışıyor. İşe gidenlerin yüzleri gülüyor. İşe gitmeyenler ise rüzgarda bile hareketsiz yapraklar gibi kımıldamıyor. Keder yağmurunda olumsuzluklar kervanında beklemede hareketsiz bereketsiz duruyor. Gözlüklerinin camları dahi puslu karanlık isli uluyan dilleri de sadece iki bacak arası, ayakları da çarpık bacaklı
         Yine çalışanlardan neşeli sesler geliyor. İşyerinin kapısında işyeri de onlara ''Hoş geldiniz sefalar getirdiniz,'' diyor.
                Tembel serseri, tesbih yapmış hayatı ağır ağır çevire çevire tesbihiyle oynuyordu. Onun görmediği hayal bile etmediği kaybettiği şeyler. İçini dolduran tembellik hengamesi serserilik budalası onu nitelendiren utancı, Yaşamak mıydı bu? Ne hakla başkalarının sırtında ne hakla? Oysa onda da vardı el kol ayak bel ne etmişti şimdiye kadar ne etmişti? Bunca yıldır eline bir kazma kürek mi almıştı yada poşete sarılı bir ekmek mi getirmişti koltuk altında. ‘’Onu bir gün çalışırken göreyim bir fakire sadaka vereceğim.’’ Diyordu annesi. O serseriliğine işsizliğine sevinirken. Belki o öyle başkaları böyle hayatın ipine tutunmuşken. Belki o tutunmamıştı hayatın ipine, hayat onun ellerinde tutulmaz şekilsiz bir haldeydi.
          
Onunla aynı görüşe sahip olmadığından ona karşı bakışı da sadeleşemiyordu.
            İş  görmemiş elleri  zoru görmemiş hayatı ve yorgun tavrı
       Benim sözlerim ona bir bıçak gibi keskin geliyor onun serseriliği gamsızlığı da bana, bir vesile arıyorduk birbirimize çatmak için.  Bu sefil kemiriciler asalaklar başkalarının sırtından geçinenler için benim tek silahım manevi gücüm ve çalışma şevkim. Onlardan o kemiricilerden iğrenmeme ve kolayca ittirivermeme sebep. İşsizlik bazı kişilerde utangaçlık yapar utanır o kişi de ise işsizliği bir soyluluk ibaresi gibi o ve onun gibilere göre bin bir türlü bahaneleri de vardır işsizliğe ve işe gitmemeye. Dillerine tutkalla tutturdukları bir türkü gibi sığındıkları mazeretleri.
     Serseriler tembeller emekleriyle para kazanan işçi sınıfından da uzak basit insanlar. 
     Üstelik ruhen de yorgundurlar hep yorgunum terenennisi içinde tam işe gitmek üzereyken de bir bahanesi vardır işe gitmemek için tıpkı iş değiştirmeye yol değiştirmeye kararsızlıkla olduğu gibi bahaneleri de vardır sürekli kararsızlıkla,
        ‘’Hazırlanıyorum hazırım tam işe gideceğim öyle ki özlemini çektiğim iş çalışmak istediğim iş içimde bir huzursuzluk. Bana gitme, gitme o işe,’’ diyor.
         Onun içini yeyip bitiren kemiren içine yerleştirdiği yeşertip büyüttüğü tembellik onu bırakmıyor tam o işe gitmek istiyor elini kolunu bağlıyor onu atalet hale getiriyor yapamıyor edemiyor gidemiyor.
       Böyle bir kararsızlık hali gülümseyişi serzenişi iş ile alay edişi acınacak haline gülüşü ben inatla, ‘’İşe gideceğim ipin ucundan tutacağım,’’ diyorum o ise işin alayında.
       Onun ellerini bağlayan benim ise elimle tuttuğumu elimi bağlayan işim.
      Tembellik onun kanının ağırlaştırdı o hep yan yattı en yakınları da ona yardım etti. Sonra Allah da ona yardım etti.
       Cebinde üç lira parası ve sigarası sırtını yerleştirdiği yastığı dilinde mırıldandığı şarkı, ‘’Bir elimde cımbız bir elimde ayna umurumda mı ki dünya,’’ istediği hayat yaşamak istediği dünya onun özgür olduğu alan onu böyle hafif ve yüksekte tutuyordu. Ama zaman nelere gebeydi elbette zaman ona da bir ayar geçecekti.
      Şimdi çok erken karar vermek için çok erken. O her eğilip doğrulduğunda huzursuzluk başladığında nasıl olduysa olmuş başının üstündeki iki gözü de açılmıştı birden arkasına döndü baktı zaman şimşek hızıyla geçmişti. ‘’Yeni bir iş yeni bir ben bana yeni bir mucize lazım yeni bir hayat gerisi bayat benim bir iş bulmam lazım.’’ Aldanmıştı gençliğine uzun boylu yakışıklılığına koltuğunun altına sıkıştırdığı diplomasına.
        Ona en çok hava veren şey. Tembelliğini bahanesi elindeki diploması ve o huzursuzdu bu kez alaycı küçümseyerek bakan gözleri üzgün bir şey arıyor bir iş arıyor gibiydi. Aradığı iş nasıl bir iş?
       Bakışlarıyla aradığı iş  tüm şehrin bildiği inandığı yaptığı veya  yapmaya çalıştığı iş. Bisküvi fabrikaları, kararlı bir tavırla o işe elini uzattı iş onun elinden tuttu. Fabrika ona bütün kapılarını açtı. O da hızlı bir yürüyüşle turuncu masalardan bir tanesini kaptı. O tembelliğin favori adamı kıvırcık saçlı iri gözlü, ‘’Neden ben de çalışmamayım? Eller çalışıyorlarken benim neyim eksik? Dedi, atladı işin üstüne. O yıllar önce omuz silktiği işe neden çalışacakmışım neden dediği işine. Şimdi yüzünde güller açıyor keyfi yerinde. Keyfi olarak çalışıyormuş gibi keyfi ehil  de
         O tembel kişi üstünü başını temizliyor üzerindeki tembelliği kendisinden el hareketleriyle uzaklaştırıyordu. Olsun buna da şükür.

     Gülüyordu gülmeye başlamıştı beni görünce çünkü iş çalışmak hoşuna gitmişti kendi kazancıyla içtiği çorba hoşuna gitmişti. Çorbanın iyisi kötüsü olmaz işinde iyisi kötüsü olmaz ‘’İş iştir,’’ diyordu. Tavuk suyuna çorba tadında gülüşler.

         İnsanı ölçmek için bir terazi var mı hayır yok. Öyleyse insanı görünüşüyle veya zamana yaymadan değerlendirmemek lazımmış bu da benim hatam bu da benim kulağıma küpe olsun.

7 Şubat 2018 Çarşamba

KAYBOLMUŞ BENLİK

Kızlar arasında kaybolmuştum. Her birinin gölgesi arasında gölgelenen de ben olmuştum. İçimdeki gürültüler de susmuş sükûnet bulmuşlardı. İçimdeki düşmanlarım beni lime lime etmiyor dışarıda da horozlar ötmüyordu sadece benim tenim hareket ediyor benim yük trenim yük çekiyor. Ama ben de kendim değilim ben kimim? Bu fabrikaya ve kızlara yaslanan beden, ben kimim? Canlı mı ölü mü? Kızlar benim içimdeki umutsuzluğu hayal kırıklıklarını silip süpürüp alıp temizlemişlerdi arkadaşlarım o harika insanlar her biri de elleri çalışkan, işlek çalışkan kızlar, fırının kenarında bisküvi toplayan, bazıları bir bulut bazıları bir gölge bazıları da hayalet gibi onlarca kız bir azalıp bir çoğalan pembe kırmızı yüzleri zamanla beyaza dönüşen dışarıyı bilmeyen bir eve bir işe yollanan kendilerini bazen yükselten bazen kabartan öylesine nafile bir insan gibi de hayattan gelip geçmeyen kızlar.  Değişen zamanda aklımda not defteri gibi kendimle bile anlaşamazken, bir tek cümle kuramazken kendimde bir gölge iken onların arasında onlarla birlikte hamaratça nasıl da ilerlemişim. Kendim geleceğimi bile göremezken bu dünyadan bir fani gibi gelip geçecekken nasıl da kendimi onlar arasında görebilmişim. Nasıl bu işyerinin ve kızların bana verdiği ağırlık nasıl? Bana verdikleri güç istek, talep, isteme arzusu kendim olabilmek söz söyleyebilmek nasıl? Bir şeyler de varlığını hissettirtmek bu dünya da ben de varım demek nasıl?
       Beş dakikalık ara Gülden Karaböcek'ten Dilek taşı şarkısı. Dinle.      
       Öyleyse dünya dönüyor atlıkarınca dönüyorsa bir tek dönmeyen ben mi kalacaktım? Elbette ben de dönecektim bu devranda. Bu bir buluş bir mucize değil narin incecik bir çizgi hepimiz bir kürenin  içinde bir kafesin içinde asılı duruyoruz işte. Birlikte soluk alıp veriyoruz birlikte yürüyoruz kimimiz mavi kimimiz yeşil, kırmızı mor, sarı farklı tonlarda yollarda yürüyoruz. Zamanla yeşilden maviye kırmızıdan mora da geçiyoruz ansızın bir ışık yakalıyor birden aşkın şarabını da içiyoruz. Ağır ağır bu merdivenlerden de çıkarken ömrümüz de tükeniyor kanımız çekiliyor yavaş yavaş yüzümüzün de rengi değişiyor ağırlaşıyoruz hantallaşıyoruz yaşlanıyoruz daha sonra ince uzun yere yatıyor o toprağın üzerinde öylece de kalıyoruz. Ölüyoruz. 

8 Ocak 2018 Pazartesi

SEN ŞİMDİDEN GELECEĞİNİ GÖREMEZSİN

   Şimdilik seni rahatsız eden yok. Sesini çıkaran yok. Ama arada bir birilerinin sana sopasını göstermesi lazım. Hep uyuyorsun. Neden? Bu kadar çok şey olurken hayatta görülecek bunca şey de varken oysa sen uyuyorsun. Eskiden hayat sıkıcıydı hepimiz uykudaydık Aptalca gaflet halinde babalarımızın koyduğu adla kalır, onların bize bıraktığı evler de yaşardık. Annelerimiz de iki yaşına kadar çocuklarını emzirir onlara bakarlardı.  Genç kızlar dört duvar arasında büyür sonra oğlan anneleri oğullarına uygun kızlara bakarlardı.  Belki de zamanı gelince annenin kaderi kızına çeyiz olacaktı. Belki de annesinin gelinliğini giyinen kızlar onlarla evlenecek annesinin bebeklikten hazırladığı çeyiz sandığındakiler yetmiş iki parça yemek takımı, dantel vitrin takımı örtüleriyle, kendisine yeni evini düzecekti. Kim bilir yine hiç yerinden kımıldamamak üzere oraya yerleşecek çocukları olacak onları besleyip yıkayıp büyütecek sonra sessizce ölüp gidecekti. Bu ne şimdi gaflet uyuklama hali değil mi? Ama şimdi kendi gözlerimizle görüyoruz her şeyi gözlerimizde açıldı. Şimdi pek çoğumuzun da durumları iyi eskisi gibi bulaşık, çamaşır yıka soba yak derdi de yok, pek çoğu bunları kaygılanmıyor bile. Çünkü pek çoğunun evinde makineler var ve yine pek çoğunun kaygılanmasına da gerek kalmadı, çünkü hazır onların önlerine iş de geldi. Yerli malı kendi şehirlerinde kurulan fabrikalar yine hiç kımıldamadan kendi evlerinde kapı önlerinden servisler alıp götürüyor onları.  Yerli üretim halis muhlis bisküvi üretiyorlar. Onlar da bütün gün ve gece fabrika yollarında ayak tepiyor.  Pek çok ev kadını da bu işlere girip çalışmak için can atıyor çocukları yedirmek giydirmek yıkamak için lazım olan şeyleri de alabilmek için o tembellik gaflet hırkasını üzerilerinden çıkarmak kendilerince bir şeyler değiştirmek zamanı hızlandırmak için. Gelecek kaygıları, çünkü kendileri gibi vasıfsızlar fabrikalara girip çalışanlar ilerliyor kendilerine güzel günler hazırlamak adına çalışan kadınların oluşturdukları gruplar. Kadınların oturuşları kalkışları konuşmaları bile değişiyor. Ayrıca yalnız da değiller orada hep birlikte uykusuz da kalsan uyusan da bu yüzden yapman gereken şey bu ekmek savaşında girip çalışmak ve arada bir çocuğuna ekim yapmak, çocuğuna da sopayı göstermek (sopa derken onun her ihtiyacını karşılaman yerine sınırlamalar getirmek, ölçüler koymak) ekmek kazanmanın mücadelenin var olduğunu beynine sokmak, yoksa oturduğun yattığın yerde bir tas tuzlu çorbanın da dahi önüne gelmeyeceğini anlatman gerek.  O çocuğun ki ileride sana hak verecektir. Teşekkür edecektir. Senden ona kendisine daha iyi bir gelecek hazırlaması için bir nasihattir bu bazen sopayı göstermek. Bak şimdi onlarda işe gittiler o tembel çalışmayan uyuklayan gençler, yarın erkenden kalkabilmesi ve yola çıkması için şimdi sadece erkenden uyuması gerek. Şimdi de ‘’Senin gidip yatsan iyi olur.’’ Demen gerek. İki nesil arasındaki mesafe gittikçe daralıyordu.

        Sen çalışmıyor musun? Ben çalışıyorum bilmiyor musun?

21 Aralık 2017 Perşembe

CEP TELEFONU

     Dedim ki insan şehre gelince bazı şeylere izin verebilir. Bazı şeylere göz yumabilir.  Hayata daha farklı bir gözden bakabilir. Yani gözünün birini kırparak bakabilir.  Biraz daha normalleştirerek hayatı, genişlerler rahat hareket ederler.
   İstediler, istekleri de hiç bitmez ki kimi ihtiyaçtan kimisi beklentiden kimisi özentiden. Kimisi de arzu ve hevesten,
   Sen babaları değil misin? Ne demeye göz yumuyorsun? Üstelik sen şehre bunun için mi gittin ? Bak demedi deme ‘’Suistimal kapısı aralamaya gelmez, ardına kadar açılır.’’  
     Çok göze batıyorsunuz çok, köy yerinde çok göze batıyorsunuz.  ‘’Ben hiçbir rahatsızlık görmedim. Yani altı yedi yıl şehirde kalınca doğrusu çok normal geldi.’’ ‘’Demek bu kızın giyim kuşamı seni hiç rahatsız etmedi. O kız başını örtüş şeklini değiştirmiş üstelik büyüklerine nasıl davranacağını bile bilmiyor eline bir de cep telefonu almış şimdiden iki elini de bağlamış kelepçelemiş bu da mı rahatsızlık vermedi sana?’’ ‘’Ama şehirde köyde yeni neslin hepsinin elinde var şu blok blok evlerde oturanlarda da köyde ahır diplerinde oturanlarda da her gencin elinde var.’’
     Yaşadığın sürece tek ayak üzerinde seksek sekeceksin bunu bilesin. Nereden biliyorsun? İki ayak üzerinde yürüyebilmen için arkanda doğru düzgün bir nesil bırakman gerekir.  İyi huylu büyüklerine saygılı hem kendi ayağını hizaya sokan hem de senin ayağını, bak bu yeni nesil sana hiç bakmaz bak şimdiden söyleyeyim sana. ‘’Büyüyünce düzelir o, şimdi genç,’’ ‘’Şimdi hizaya sokmazsan bazı şeyleri de kafasına, büyüyünce de biraz zor sokarsın, büyüklerini ailesini bilsin.  Nerede o eski anne babaya hürmet saygı. ‘’
     ‘’Ne yapıyor gene ne işler karıştırıyor gene neden gülüyor öyle?’’ ‘’Telefona bakıyor,’’
  Tamam işte al o telefonu elinden ödünç gibi emanet gibi al önce, yazık öyle sokmasın kafasını şimdiden o çukura acıyorum şimdi ki nesillere fazla değil iki bakar göz yuvarlak yuvarlak iki bakar göz yarın onlar da kurudular mı? Bir daha yazı da yazamaz göremez de   gözlükte işe yaramaz. Ayaklarını da hoplatamıyor bu çocuk, ayaklarını kaldırmıyorlar ki yerden, birde hoplamasını öğrenseler bir de hoplasalar o zaman işte ben burada rahatsız olmam fazla ileri geride konuşmam.
  Hani derler ya nerede o eskiler diye nerede o eski çocukluk diye ileride sen de öyle deme.


7 Aralık 2017 Perşembe

FABRİKANIN EN HANIM KIZI

             DİLEK
       Fabrikanın en hanım kızıydı elini kolunu da sallayarak gündüz vakti kocaya kaçtı. Bir bisküvi işçisiyle oysaki oda bizimle konuştuğu gibi onunla aynı cümleleri de kullanarak konuşuyordu. Bir başka erkek usta ise oğlanı takdir etti. Eğer bir kızı olsaymış o da kızını o oğlana verirmiş. Fakat diğerleri kız ve oğlan hakkında ne düşünüyorlardı? Kendilerini sırlı bir kapalı kutu gibi saklayan bu iki genç hakkında.  Hanım kız çocukluğundan gelmiş başlamıştı bisküvi toplamaya ekmeğini bisküviden yapıp lokma lokma koparırken meğer isem hayallerini süsleyen genci de topluyormuş bisküvi ile birlikle her biri bir lokma bir de hayalinin prensi oluyormuş meğer isem. Hepimiz için öyle değil mi? Sanırsınız ki bisküvi toplarız oysaki hayallerimizi orada biriktirir avuçlarımızın içine koyar onları toplarız. Hepimizde de bir parça hanım kızlık var ve bir parça da hayallerimize ulaşma isteği. Her genç kız da tıpkı bu hanım kız gibi hayal ve isteklerini avuçlarına yazar ve bisküvi ile birlikte sarar. Anlayışlı olmamız lazım o derin duyguları bir gün bizimde yaşayacağımızı umursayarak. Çünkü o hanım kızın bize ihtiyacı var işe ihtiyacı var. Madem ki bu işyerleri bizim için birer tren ve bizler de bunun yolcularıyız öyleyse peronda yolcu kalmasın hepsini alalım ve hepsi de sahip çıkalım. Aktarmasız bütün kızlar bizimdir, bizim değerlerimizdir hanım kızlarımızdır. O kızlarımız yollarını kaybetmeden şaşırmadan. Ama bazıları da kaderden, alınyazısından doğanın kanunlarından bahsedecek, onların adına konuşacak. Bunun da önemi yok.
              O hanım kız işten çıktı işten ayrıldı. O ayrı kendi yoluna gitti. Bizler de onun hayatından çıktık o yoluna biz yolumuza devam ediyoruz.  Hissettiklerimiz silinmeden, birbirimize karşı acı tatlı duygularımız çünkü her nasılsa acınası şu dünyada kürkçünün dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanı çünkü onun hayatı burada yarım kalmıştı onu tekrarlaması ve tamamlaması gerekiyordu. O henüz yolunu kaybetmeden bileti de tam kesilmemişken tekrar geliyor işinin başına hayatı tekrar buradan göğüslüyor. Ayrıca kendisi de işyerinin çok sevilen küçük hanım işçisidir o
           Şimdi ise o hayat kitabını daha farklı okuyor. Gözlerini hiç kaldırmadan meğer isem önceleri okuyormuş gibi yapıyormuş. Gözlerini tamamen örtüyor. Eski işçilerden bazıları hanım kızın yaptığı eylemi kınıyor onu dürüst olmamakla diğer kızlara da örnek olacağından kınıyorlar. Çünkü kaçmayı kolay bir şey zannedip onun ayak izini takip etmek isteyen kızlar var. Kız ise düğünde çekilen fotoğrafları alınan süslü hediyeleri, eşyaları, odalarının resimlerini tek tek arkadaşlarına gösteriyor. Paylaşıyor.  İşte diyor çokbilmiş eski işçi, ‘’İşyerinde evliliğe normal yollarla değil kaçarak ulaşma isteği, üstelik kaçmak bulaşıcıdır. Kaçmayı özendirmek ve yaygınlaştırmak bunun gibilerden doğar üstelik çoğu da evlenmek için değil sadece özendikleri için kaçar. Kaçan kızların yaşam şekillerini değiştiren şeyi de kendisiyle gururlanıp gururlu bir iş yapmış gibi de özendirmesi bunu normal sıradan bir şeymiş gibi göstermesi anlatması. İşte benim aykırılığım bu kıza karşı hanım kız dememem de bundandır bu kız dürüst davranmamıştır bize ve dahi arkadaşlarına karşı kandırdı bizleri. İçimden ona karşı dürüst davranmadığına karşı bir de sevgisizlik var üstelik. Hanım kızın kendisini övgülü gururlu bir şekilde anlatması ki karşısındaki kızları oturdukları yerde kurtlandıracak onları kıvrandıracak onun ayak izi sıra onlar da gidecekler ve onlarda her biri kaçıp kaçıp tekrar buraya gelecekler. O hanım kız ve kızlar bu işte galip gelir bu hayat trenin üçüncü kompartımanında kendilerine bir yer edinirlerse.’’ Hep olumsuz mu bakacaksın onların hallerine? Belki de onları kaçmaya zorlayan belki de onları buraya sığınmaya zorlayan şey burası fabrikalar onlar için hem öğretmen hem de öğretim görevlisi hem de öğrenci olma görevini üstleniyorsa, ben de o kızın ayak izinden gideceğim ben de evleneceğim diyenlerle, yanlarında da o yüce gönüllü eşleriyle ve fabrikalı kızlar ve kadınlarla birlikte. Kızlardan Safiye’nin Yeter’in veya diğerlerinin her birinin kafatasında birer kurtçuk çıkmaktansa kızlarımızı burada bu okulda yetiştirmek ve her birini evinin hanımefendisi yapmak en güzeli. Safiye, ’’Ne var ki benim alınyazımda böyle olacak. Ben de kaçarak evleneceğim. Ben de çok acılar çekeceğim. Daha yirmisindeyim öyle de zor görüyorum ki hayat şartlarını ancak evlilik benim kurtuluşum zaferim olacak. Ama ben kimseyi sevmiyorum şu an ufukta bir sevgili adayı da yok. Çok da çekingenim üstelik. Bir erkekle konuşurken yüzüm kızarır, sesim titrer, üstelik aksanım da bozuktur benim, şivem de farklı, üstelik benim babam Dilek’in babası gibi de uysal düşünmez kıtır kıtır doğrar beni. O yüzden ben kaçarsam…
               Şimdi bisküvi diyarında özgür kendi elimizin ekmeğini kazanıyoruz. Bildik insanlarla kendi toprağımızın insanlarıyla kızlar öbek öbek bölünmüş makinelerde bisküvi paketliyoruz. Kurumuş bir dal gibi kalan süzülmüş büzülmüş kızlar da var yanımda ayrıca birbirine bakışan iki utangaç aşık da var. Ayşe Hasan’a varmak istiyor. Fabrika koca tren hayat yazgı ne ise hepsi şu bozkırlarda fabrikalarda tren gibi uzayan fırınların makinelerin üzerinde değişiyor. Sınırlamalar kalın hat duvarları eskilerden kalma sözler ve bir de boşanmalar oluyor polisler kadına şiddette kocaları evlerinden kovuyor.
          Kızlar sona doğru yaklaşırken yoruluyor fakat kolları uzuyor benim kollarımda uzuyor yüreğimizde korkuyla birlikte bir de sevinç kaplıyor.
       Karşılaşacağımız şey ne? Karşılamak için çabaladığımız şey ne? Hangi peronda ineceğiz? Hangi perona yaklaşıyoruz?
         Ben kendimi beni çağıran işim, benim hamallığım, servislere sürü ile akın eden iş arkadaşlarımla birlikte kendimi bu işi göğüslemiş bir başaran gibi hissediyorum.  Kayıp yıllarım kaybettiklerim oldu fakat içim sevinçli çünkü bu küçük sarsıntılar sorunlar kayıplar, hayatın her alanında var küçük şeyler deyip geçeceğimiz.  Ötekiler de benim ayak izimde ben de başkalarının ayak izinde ilerleyip gideceğiz ve bu tren hiç durmayacak.
      O karmaşanın iş ortamın içine girmeden önce de sonunu da düşünemezsin, ne olacağını da kestiremezsin çünkü olacaklar önceden tahmin edemezsin. O iş seni kovalarken o gürültülü kalabalık ortamın uğultulu sesi de kulaklarına dolarken koca bir alanda bir çatı altında su damlası gibi tek tek her bisküvi de sürekli ve durmadan düşüyorsa avuçlarına. Ve orada yüreklerimizde birer fırtına çıkıyor kabarıyorsa yüreklerimizde.  Daha sonra da ileri ki yıllarda her birimiz bir diyara salınıyorsak birbirimizden uzaklara fırlatılıyorsak savruluyorsak hayat değirmeninde öğütülüyor ufalanıyor ve dahi kayboluyorsak. Ben neredeyim? Nerede kayboldum? Hangi diyara savruldum? Beni bilen gören tanıyanınız var mı? Onu da bilmiyorum.

          

11 Kasım 2017 Cumartesi

YÜRÜMEK KOŞMAK

      Yürümekten bıktım kardeşim ben koşmak istiyorum.  Bir an önce tepeye ulaşmak. Diğer kişi ise o tepeye çıktı ve tepetaklak geri indi. Artık tepe filan yok. kır bacağını önündeki işine koyul. Hayatta acemisin işte her türlü imkanı önüne serdik batırdın geldin. Kırdın döktün parçaladın geldin. Şimdi hala gözün yükseklerde tepelerde. Sen ki önün karanlık önünü bile göremiyor iken karanlıkta olta sallıyorsun ya tutarsa sonra gökyüzüne bakıyorsun gökyüzüne tırmanıyorsun oradan yıldız yakalamaya çalışıyorsun sen gökyüzündeki yıldıza değil ayağını altındaki toprağa bile el değmemişken, canın tatlı iken hep dünyayı tos pembe görüyor iken daha nereye  gideceksin  ne iş yapacaksın  bakalım.
      At diyor eşek diyor.
      Ben de diyorum ki, ''Sen kimin oğlusun?
Ataların ne kadar yol gelmişlerse sen de o kadar baban at arabacı ise senin de gideceğin yol o kadar''
       ''Hayır hayır rüzgar benden taraf esiyor bak benim hayat damarlarım yenilikçi fikirler için atıyor. Benim bir idealim var kızıl elmam var ulaşmak istediğim.'' ''Öyleyse çık dala ne diye burada uyuklayıp duruyorsun? Öyleyse hareket et, kıpırda biraz, öyleyse bekleme yapma, ilerle.'' O hala şikayetleniyor, vurunuyor  mırıldanıyor bazen de hayalleriyle konuşuyordu. 
       Dinleyin siz de dinleyin onun hayallerinin sesini, yaklaşan gün ışığında bak karanlıklar nasıl da yok oldu gitti. Dinleyin onun hayallerini  biraz su dökün o hayallerin üstüne yeşersin biraz su dökün de içindeki  yangını sönsün gün yüzüne çıksın o hayaller güneş görsün biraz.Onun hayalleri çekti. Galiba güneşte fazla kaldı onun hayalleri suyunu çekti.Sen onun üzerine su döktüğünde fark etmedin mi fazla ıslandığını fazla ıslattığını 
Sen de fark etmedin mi güneşe fazla çıkarınca hemen çekeceğini

8 Kasım 2017 Çarşamba

ÇALIŞMAKTAN NEFRET EDİYOR

     Söyle bakalım ne zaman çalışmaya karar vereceksin? Kaç zamandır kahvehanelerde sürtüyorsun alışkanlıklarım var benim diyorsun onlardan vazgeçemem diyorsun ha bir ideallerin. Ha bide de bu gün pazar ve senin için her gün pazar işin yok paran yok ve her gün evdesin güneş yakar, fırınlar sıcak, yağmur ıslatır, hep bir bahane senin de bir damla yağmur yağdırmaya niyetin yok. Oysa bu şehirde bisküvi kentinde bardaktan boşanırcasına yağmur gibi iş kaynıyor.
          İşsizlik rahatlık hoşuna gidiyor işten nefret ediyor. Buraya buralara iş getirdiniz diye de bisküvi patronlarına kızıyor çünkü herkesin ağzında aynı sözcük ''Neden fabrikanın birine girip çalışmıyorsun da boş boş geziyorsun?''
          Tembellik işsizlik onun tenine yapışmış onu bırakmıyor.
          Çalışmaktan  nefret ediyorum o yüzden buralara takılıyorum. Buralarda her iş lafı açıldığında şu bozkırın ortasında tek iş kolu bisküviden söz ediliyor. Başıma dikilmişler mecburmuşum gibi oradaymışım oradan da başka iş yokmuş gibi kızıyorum ama üstüme gelmeyin bak ha o hiç istemediğiniz cümleler ağzımdan çıkabilir.
           
        Onun hayatında gülmek eğlenmek neşe olacak. O biraz kaçık uçuk hayat yaşayacakmış o yüzden o bulunduğu şehirden kaçtı o bisküvi fabrikalarından o alınyazısı gibi duran işten kaçtı. O gittiği şehirde de sefiller gibi çalıştı sular seller gibi ter döktü ben fabrikalarda çalışmam çalışan da köledir diyen kişi köleler gibi de çalıştı o gittiği şehirde hoşlandığı tek bir şey bile yokmuş üstelik o şehirde. Ama orada da bir şeyi öğrendi çalışmayı.
          Çalışmak hem ruhen hem de bedenen çalışmak. Bedenen çalışmak iyi kemiklerinin kütürdediğini hissetmek akşama kadar terlemek akşam da yorgun olduğunu bilmek sabahta vücudunun hamlamış olarak uyanmak. Meğer isem para kazanmak ne kadar da zormuş. Çalışıyor parayı kazanıyor ve harcıyor o ben fabrikalarda köle miyim ki çalışayım diyen adam köleden beş beter çalışıyor. Ve kendi kendine bulduğu cevap savunma cümlesi ''Ben işimin kölesiyim ben işimi seviyorum. Garsonluk yapıyorum sabah dokuz ve gecenin üçü patronla böyle anlaştık servise çıkıyorum bulaşık yıkıyorum.'' Burada çalışanların hepsi rezil sanırsın ki hepsi de işinin kölesi olmuş kapı dışarı edilenler yeni işe girenler kavga edenler dalaşanlar aslında oralarda da hiç biri işinden memnun değildir. Hepsinin ağzında da aynı sözcük ''Ama bu haksızlık!'' Çığlıkları sonra da kendi kendileri yargılamaları ve susmaları
        Ben uyandım, yeni uyandım bu çığlıklar beni uyandırdı. Önce içimdeki beni tembelliğe ve çalışmaya karşı dolduruşa getiren düşmanlarımı içimden savdım. Hepsine kapı dışarı dedim.
      Yarın pazartesi benim için yeni bir gün yeni bir işbaşı olacak. Kendi şehrimde yeni bir işe yelken açacağım. Bisküvinin anavatanı Karamandan Avrupa'ya ve dahi tüm dünyaya yayılan o tat o kokunun diyarında bisküvi fabrikasında ben de çalışacağım.

      Benimde bir işim var. Tembelliği ve işsizliği kovdum lügatimden yaşımda büyüyor işimde yürüyor.