İş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2018 Pazar

SÜPER PSİKOLOJİ


     Bir işte kalıcı olmak.
         Çoğunlukla çalışanlar bir sisteme bağlı aynı işi yapmakla robota dönerler. Sürekli bir yere takılıp kalmakla aynı işi aynı kişileri aynı makineyi ortamı görmekle. O kişiler müthiş gergin olurlar.  O vakit işte hayal gücü o insanları ayakta tutar. Düz yolda tökezlemeden ilerlemelerini sağlar.  Bocaladıkları şey değişiklik ve hareketlilik gösteren şeyi arayıp bulmak. Hayal gücünü bazen o kadar çok ilerletirler ki düşündükleri gerçek mi? Hayal mi? Ayırt edemez. 
   Her an binlerce değişik duygunun içimizden geçtiğini de düşündüğümüzde bu çabayı sürdürecek gücü kendinde de bulamayanlar tükenmişlik sendromu yaşarlar. ‘’Tükendim tükendim tükendim,’’ artık.   Ancak o kişi yanında çalışan bir başka kişiye de bakarak, ‘’O nasıl çalışıyor ayakta durabiliyor?’’ Diye onu merak eder onu okumaya başlarsa.  Bu da o kişi için bir tutarlılık mı? Ya da çalışmasına ikinci bir engel mi? Onu da bilemeyiz. Onun bel kemiği üzerinde dimdik durmasını sağlayan onun alınganlığını öfkesinde oynayan rolleri de bilemeyiz.  Kendini bütünüyle işine vermesi gerekiyor. 
      Kendini tamamen salıvermiş hayallerini peşine düşmüş biri de deneyimden yoksun hayallerinin peşinde. Oysa hak ettiği konum ve işi eğer ki kendini tamamıyla da işine vermezse işsiz kalabileceğini de ona ‘’Kendin ol kendine gel,’’ demeyi de hatırlatmıştı. Aklını başına al. O ise gezmek istiyordu alıp başını bu diyarlardan gitmek. Burada ot gibi yaşayıp gidiyormuş. Bisküvi kokusundan başka kokularda koklamak istiyormuş. İşine olan öfkesi yüzüne yansıyordu. Hayal dünyası onun yolunu saptırıyordu.  Lakin onun hayal gücü, onu oraya buraya götüren hayal gücünün bir tutarlılığı yoktu. Ona etki eden oraya buraya çekiştiren. Buna hayalperest, ya da gerçek dışı ya da uydum akıllı, ya da zihnin bir oyunu, karanlıkta çizilmiş bir resim de diyebilirdik.
      Hayal etmekten korkmayın her değişim ve dönüşüm elbette bir hayalle başlar lakin her değişim ve dönüşümde beraberinde risk ve korku taşır. Bunun etkisini de içimizde bastırabilir veya bu sorunlara verebileceğimiz uygun cevaplar bulabilirsek o vakit bu hayalimizde içimizde tutkuya dönüştürebiliriz.  Usul usul bu ıstırabı üzerimizden atar gitmek istediğimiz yön ve istikamete doğru da ilerleyebiliriz. Kendimizi o yöne doğru da fırlatabiliriz. 
        Fikir ve hayallerimiz ne kadar şahane bir hayal veya fikir olursa olsun sonucuna da katlanmalıyız ya acı keder ya da tatlı bir yemek yemiş gibi. İşte bu iki duygunun hınca hınç bastırılmasından doğar iş baskısı sendromu. Sürekli bu duyguların varlığını hissetmek ve bu duygularımızın diğer duyguların üzerine bastırması. Hınca hınça bir iç savaş bir yorgunluk bitkinlik bıtkınlık hali. 

10 Nisan 2018 Salı

ŞEHRİN IŞIKLARI


      Her evde bir ışık yanıyor. Saat sabahın beşi altısı her evde bir telaş. O işyerleri devasa makineler bir günün ertesi sabahında onları tekrar işe çağırıyor. O marketlerden heyecanla alıp da tükettiğimiz ürünleri kimler üretiyor? Tahmin edin bir işçi günde kaç kez kaç pakete ellemişti. Fabrika kaç ton o mamulden üretmişti? Sizin gözleriniz marketten o ürünü almak için ışıl ışıl parlar onu üreten işçilerin de gözleri uykusuzluk ve yorgunluğun kızıl ateşinde alev alev yanar.  İkisi de ışık biri keskin kızgın soluyarak gürleyerek yorgun esmer kara gözler. Diğeri ve albenisi olan bir ışık. Birisi evleri tıkırdatan tencereyi fokurdatan, diğeri de vitrinlerde göz dolduran tabelalarda bir bayrak gibi asılı duran markalı poşetler.
        İşçi kenti işçileri ise işi ve evi arasında evcimen sakin bir hayat sürüyordu.  Sokakları merdivenleri kokutan koku da onlardan geliyordu. O koku ki hiç bisküvide çalışmayan birinin bile evinin en diplerine kadar sokuluyordu.  Market çalışanı mamul ürünleri tek tek kutularından çıkarıp reyonlara tek tek diziyordu. Fabrikada üretim sorumlusu günlük paket sayısını hesap ediyordu. Bir gün boyunca ve her gün üretimin sırtımıza yüklediği yük. Öyle de alışmışız öyle de dalmışız ki bu görüntülerin içine. Sanırsınız ki hepsi de tek bir merkezden de yönetiliyormuş gibi. Bu işlerin hangisi üstün? Hangisi kariyerli? Hangisinin işi daha zor? Diye de düşündüğümüzde elbette işçinin işi daha zor. Üretim ve gece uykusuzluğu onun üzerinden geçmiş işin sorumluluğunu da almış üstelik. Peki günlük ne kazanmış? Günlük hesaplamanın kazancının düşük mü? Yoksa yüksek mi? Olduğunun tartışmasını bile yapmanın yararı yoktu. Çünkü kimse buna uygun olumlu bir cevap veremezdi. Sadece kadınların erkeklerden daha az çalışıp emekli olabileceği yasalarla öngörülmüştü. Ayrıca bu tüm iş kolları içinde geçerliydi. Üstelik ellerinde yıpranma paylarının hangisini çok yıprandığını ölçen bir cetvelleri de yoktu.
          Kapının eşiğine varabilmek. O vakte kadar da çalışabilen kadın erkek de kim o eşiğe gelirse o vakitte devlet güvencesi altında olacaktı. Bu sonuca varmak için bütün gün bu faaliyetlere katılmak çalışmak yorulmak gerekliydi ki prim üzerine primler, yıllar, yığılsın biriksinler. Emekli olabilecekler için bir de yaş sınırı vardı. Yaşa takılanlar ise bu faaliyet ve uğraşlarla daha uzun süre vakit geçirecekler. Daha erken ölenler ise o emekliliği mezarda görecekler. Daha çok bu işlerle baş başa kalacaklar aynı sisteme dahil aynı sistemin bir işçisi olacaklar. Peki bir şeylerle meşgul olma, çalışma, gitme, öyleyse vakit nasıl geçer? Diye düşün. Bir de böyle düşün.  Evinin kapısını açarken, buzdolabının kapısını açarken, işyerinin kapısını açarken, üzerine ceketini paltonu giyerken, boğazına sıraladığın lokmaları sayarken, yatağına yatarken bir de böyle düşün. 


30 Mart 2018 Cuma

İYİ DE ŞİMDİ RAHAT BİR İŞİ NEREDEN BULALIM


  Arkadaşım Sefa’ da iş arıyordu. Şöyle takım elbiseli rugan ayakkabılı veya kot pantolonlu tişörtlü çalışabileceği bir iş, arıyordu ama bulamıyordu. Yalnız kaldı. Bulamadı, bulamayınca da eski arkadaşını aradı. Tertemiz masa başı bir işi nereden bulalım? Boş zamanın fazlaca olabileceği gerekirse telefonuna bakıp facesini  de karıştırabileceği. Herkes böyle rahat bir iş istiyor. Döner koltukta aynı giysileriyle oturabileceği müşterilerini de karşılayabileceği bir iş ama bulamıyor. Tekrar gelip buraya bisküvi fabrikasına giriyor. Burada tam özgürlük yok ama samimiyet var dostluk arkadaşlık var. Her birimiz fırından gelen bisküvileri toplar veya paketli malları kutulara dolduruyoruz. Birlikte sohbetler ediyor konuşuyoruz hayalimizde bir yerlere gidip geziyoruz. Bol bisküvi aroması kokuları arasında aynı yaşta aynı kiloda pek çok kızla birlikte, izini sürdüğümüz bisküvileri birlikte bitirdiğimiz işler. İşlerimizin bazılarını çok sevdik bazılarını da oyuna çevirdik. Bazıları da bizi yordu bitkin düşürdü sevmedik. Yapmamız gereken hep birlikte çalışmak bir günü tamamlamak gece vardiyalarında da uyumadan birimiz uykusu gelirse diğerimiz onu dürter onu laflarıyla uyandırır. Belki de kafasını şişirir. Ara sıra da birbirimizden koparız. Belki de iş bizi yaşlandırıyor yoruyor o yüzden. Birimiz sigara içmeye giderken diğeri gelir. Belli ki birbirimize söyleyemediğimiz gizli şeylerimiz de vardır. Birbirimizi tanıdığımızı bildiğimizi söyleyip de emin olamadığımız şeyler birden de duyduğumuzda şok olabileceğimiz inanamayacağımız şeyler olabilir mi? Pekala olabilir. Ama şu an keyfimiz yerinde pek çok şey de paylaştık. İş arkadaşımla birbirimizin elindeki işin ağırlığını da alırken birbirimize kendimizin özel baskılarını da yaptık özel sırlar verdik. Kendimiz de değil birimiz diğerimizde kendi ışığımızı da görebilmemiz için birbirimize bakmamıza izin verdik. Daha sonra uçsuz bucaksız bir duygu selinde yuvarlandık. Denize de açılır gibi de açıldık. Her laf biri diğerini açarken işin içine de gömüldük işin ağırlığını hissetmiyorduk. Daha sonra iş bizden biz işten habersiz rahatlamış mutlu olmuş bir hoşnutlukla işimizin üzerinden ayrıldık. 


29 Mart 2018 Perşembe

YANKI EKO SES TİTREŞİM

Kalabalık içinde çalışıyor yemeklerde yalnızca Hatice’nin yanına oturuyorum. Aramızda teklif yok o yüzden de kendimi rahat hissediyorum. Kalabalıkta kendini beğenmişler kendi kendine yükselenler arasında eğer ben de onların baskısına maruz kalırsam. Ama ben çalışkanlığımın, el becerilerimin işimin bana vermiş olduğu güç sayesinde, bu baskılarında üstesinden geliyorum. Bir ay içinde yoktan var ettiğim şu iş güç içinde küçük oyuncaklarımla, bakın ben onlara oyuncak diyorum. Çünkü bisküvi çikolata ve şekerlemelerden oluşan bir dünya çocukların çok sevdiği bir oyun alanı gibi nasılda eğlenceli üstelik yemesi de bedava. Çalışıyorum işim bana bir yığın beceri kabiliyet güven cesaret verdi. ‘’Eskileri at yenilerini kullan’’ diye de bir yığın kıyafet bir yığın model kişilik arasında bir de yeni kişilik. Bana eziyet eden küçük şeylermiş meğer isem evde tek başıma otururken kendi kendime kuruntu ettiğim şeyler, ya kendi kendime kibirlenip de işi bisküvi işçiliğini küçümsediğime ne demeli? Ama ben artık o ben değilim o köprüden çok sular geçti ben de duruldum. Akıllandım. Çalıştım. Çok çalıştım işim için kendim için özverilerde bulundum. Damarlarımda o çelik gibi çalışma şevki dolaşıyorken ben de onu değerlendirdim. İtilip kakılmalara bir son vermek için kendimde dişlerimi sıkıp beklemektense ben İmran ve Cennet gibi isyankar da davranmadım. Kendi işimin kahramanı başrol oyuncusu da olmak istedim. Konuşmalarım kurduğum cümleler hep bu yönde işimi övme takdir ve şükür. Ama bu şükür takdir sizlerin de çok emeği var. Hepinizin bu yüzden hepinizin adını da yeri geldikçe tek tek yad edeceğim. Hepiniz kendi gözlerimle farklı hikayeler altında o hikayelerin değil de başka hikayelerin de kahramanı gibi bu da sizleri hiç unutmadığımın bir delili olacak. Ama içeriden değil dışarıdan gelen bir etki ile eğer ki bu kelimeler yazılar kesilirse bir zamanlar bisküvinin savunuculuğu için cümleler kuran bu ses bilin ki ileride Google sayfalarında yankılanmaya devam edecek.

26 Mart 2018 Pazartesi

KESKİN BIÇAK


    Bekleyiş. O işe vaktinde önce gelenlerin tekkeyi bekleyenlerin önüne başka kapılarında açıldığını görmek bekleyişinde işe erken girmenin de tadını çıkarmak. Emeklilik mi gelmiş mi? Bütün sıkıntılarda sonra elbet bir kolaylık vardır. Bir başarıya imza atmak vardır. Bu kapıyı yirmi yıl bekledim. Yirmi yıl bu kapı benim için açılıp kapandı her seferinde de ‘’gel gel’’ diye beni içeri buyur etti.  Benim geleceğim yer çalışacağım yer burası yapabileceğim bildiğim yapmayı istediğim iş de bu iş. Bedenim de ruhumla her daim hazır burada. Bir paketleme makinesi ve dört kız bir de bisküvi ve paketler hep birlikte bir arada bulunduğumuz bir çiçek demeti. Beslemeciyiz. Elimize aldığımız bisküvileri makinelere yerleştiriyoruz  makine besliyoruz.
           Sallana sallana geçerken o kapılardan meyve dolu bol yapraklı ağaç gibi o fabrikalardan insanların umdukları şey ve umarak bekledikleri şey. Kararsızken bazıları hayal bile edemezken çünkü henüz olgunlaşmamış meyve karın ağrıtır. İçlerini titretiyor gözünün önünde resmettiği resim bazılarının gözüne batıyor bazılarının gözünü alıyor. 
        Burada yemek yiyen insanların yediği yemeğe düşmanlığı, bu ne kayıtsızlık? Bu ne düşmanlık? Sizi bunaltan ne var burada? Bakışıyoruz. Birbirimize boş boş bakışacağımıza söyleyin sözlerinizi çünkü o bakışların kamçı gibi sözden de ağır acı veriyor. O sözler de dünyanın zalimliği acımasızlığı var onu da hissediyorum. Öyleyse git durma buralarda. Evet gitmeliyim.
            Bir gün kapı açılıyor o gelmiyor.
           Tekrar açılıyor o kapı. Orada duraksayan kendine olan güvencesiyle duran kişi geliyor. Giriyor, aynı kapıdan üzerinde de çekingenlikle karışık bir gariplik öyle de bir hırkası var. Kendisine işyerinin genel havasında tekrar bırakıyor. Bakıyor. Kendi görüntüsünden duruşundan saçlarından ellerinin iş yapışından hoşnut değil. ‘’Ben bir değerim,’’ diyor. Değerliyim. Benim bir ağırlığım var. Ben emir altında çalışamam. Bana kimse hükmedemez. Ben hiç kimsenin hükmedicisi değilim. O kişi kendisini bazı kişilerle karşılaştırıyordu. Aynı zamanda da müthiş çaresiz çünkü işsiz. Fabrikada işe alım ilanını görmüş ve tekrar gelmiş.
          Evet şu an o da burada iş görüyor. O da serviste. O da fırının demirlerine sürtünerek geçiyor ve sanki ona boğan ışık ona burada var oluşunun yoğunluğunu pompalıyor. İşi, işyeri, iş arkadaşlığı normal işlevini yitiriyor. Bir bıçak sırtında sanki o bıçağın keskin kenarı sadece parlayan ışıklı tarafı sanki sadece ona denk geliyor. O kesmeye yarayan tarafı sanki hiç normal olan bir şey de yokmuş gibi

24 Mart 2018 Cumartesi

BEDENİMİZİN KEFARETİ


    Büyük bir alana girip çalışıyoruz bazen boyumuzdan büyük işler yapıyoruz yemekte tuz, bardak da su olalım diye katlanıyoruz.  Sararıyoruz soluyoruz birisi ‘’marka,’’ diyor bir diğeri akıllı telefon istiyor. Ve o çalışan sadece ekmek getiriyor. Bir diğeri bağırıyor hayretle ve dehşetle çalışan kişinin yan tarafı bir dağ gibi devriliyor. Telefon isteyen sanki küçük bir meblağ bir şeymiş gibi mangalda kül bırakmıyor. O kadının içinde çalışma gücünün verdiği ışık şevk her şey söndü, parlaklığını yitirdi. Tıpkı bardaktaki bir çatlak gibi. Oysa o kadın kimin için çalışıyordu? Kimin için boyundan büyük işleri göğüslüyordu. Evin içindeki kulaklarımıza gelen gürültülü sesler, kalabalıkta fabrikada kulaklarımıza gelen kızların cıvıltısı makinelerin tıkırtısı gibi yayılıyordu. Evdekilerin uğultuları yüzleri çalışanların yüzlerinde beliriyorsa gece gündüz etrafımızı çevreleyen sesler. Uzaktan uzağa çalışmayan parmakların hareketsiz duran bedenlerin sesleri arkamızdan köpüren tembel yüzler, iş dünyasının kıyısında yaşayıp da kendilerini hayatın içinde atamayanlara duyduğun öfke.  
           Evdekiler eskilerden kalma tembel suratlarıyla tembel dilleriyle yine eskileri karıştırıyorlar, oturuyorlar. Tembelliğin yokluğun beklentisi içinde varlık arıyorlar bangır bangır istiyorlar. Taleplerini iletiyorlar. Tam da servise binmek üzere olan kadının sırtındaki yük. O kadın işyerine varınca ellerini fırının üzerinde ki bisküvilere daldırıyor saldırıyor. ‘’Evinde oturanlar ve o çalışan kadının dünyası.’’ Evi ile işi, hayatı bu işte, bakmakla yükümlü olduğu kendini boyundan büyük işlere kalkmasına sebep, ‘’Tam sekiz saat buradaki iş saatlerimin de bedelini ödemeliyim. Ben bu iki hayatımı da bedelini ödemeliyim. Bu benim bedenimin kefareti gibi aynı zamanda ben bu sağlıklı günlerimin bedelini ödemeliyim.’’

21 Mart 2018 Çarşamba

''BEN EŞEK OLDUKTAN SONRA''


      Dinle beni Selin, sadece seni etkilemek içinde söylemiyorum. Eğer ki tembellik içine girerse o zaman içini gagalayan içinde kabaran şeyler o kadar çok olur ki ama çalışırsan onları iki parmağının arasına alıp bir böcek gibi de ezebilirsin. Sabah saatlerinde uykusuzsun biliyorum. Tıpkı yüzünden kaymağı alınmış süt gibi kalakalmışlığın, o seni konuşturuyor. Esmer rengini sarartan zaman, o saatte gözlerine vuran ışık ve uykusuzluğun, ‘’Ben eşek olduktan sonra,’’ sözünü söylettiriyor. Sana sırtına vurduğun yükün ağırlığının kamçısını hissettiriyor. O sabah iş çıkışının yorgun saatleri ki en vasıfsız, çaresiz, tembel, çalışkan işçiman işçiyi dahi konuşturtabiliyor. O kişi dahi homurdanabiliyor. Sen hiç boşuna söylenme Selin hiç boşuna görme onları da bu bir genelleme ve yorgunluktan çıkan sözler. Sen kendini işinle ilişkilendirdiğin sürece de göremezsin zaten bu tür şeyleri sadece yorgun olduğun saatlere denk gelen bir eziklik dersin ılık bir esinti gibi geçici.          Ama bazıları için de sebeptir. Yorgunluklarını bıtkınlıklarını çeşitlendirir yineler dururlar, tıpkı bozuk bir plak gibi. Bu onlar için tehlikeli, suyun altında olana değil üstünde olana bakmak gerekir. Eğer ki sağlıklıysak ve birbirimize ellerimizi güçlerimizi verip işçi kadınlar ordusunu da kurmuşsak. Bil ki hayatın kitabını okuyorsun ve kendi hayatının kitabını. Hülya Avşar’ın hayatının kitabını da değil. Öyleyse boşuna ben işçi olduktan sonra da deme. Bu bir hayat, bizim hayatımız. Bu bir varsayım, ihtimal de değil. Kesin kes işçi kızı işçisin işte var mı bundan ötesi?
      Öyle ya senin üzerine binen yük seni ağırlaştırıyor. Seni büyük bir alana hapseden yük. Parmakların parçalanmış duyguların paramparça gördüğün her yerde bisküvi var. Sağa sola koşturan hızla hareket eden kızlar var. Çevrende kutular doluyor, boş kutu, kazan aranıyor. Yeni paletler koyuluyor sonra da onların üzerine kutular koyuluyor. Sonra o kızlar kendi üzerilerindeki yorgunluğu duygularındaki tahribatı da görünce ne yapıyorlar? Basıyorlar kahkahayı gülüşüyorlar. Varsın sırtımıza vurulsun bunca yük varsın eşek olalım. Vardır elbette biz de dayanıklılık güç. Varsın alsınlar bizden en son gücümüzü bizde vardır elbet başka dayanıklılık. Kalmaz mı? Biter mi o dayanıklılık? Bitebilir. O kızlar ki o yassılmış ayaklarıyla paytak paytak yürürlerken bir gün bir de bakmışsın ki hiç gelmeyebilir. Başka işler de başka kulvarlarda yüzebilir. Önündeki bir başka manzara onun içindeki duygularında çiçek açtırabilir.
       Her bir kız farklı bir resim. Mahremiyetin ve çalışma azminin mucizesini resmeden, karakalemle yazılmış yazgıları. Bazıları hala arabest müziğin etrafında bazıları rock, bazıları hala endamı güzel yürüyorlar. Her biri de burada bisküvi fabrikalarında işçi olduklarının sinyallerini veriyor. Onlara bakınca her birinde işçiliğin kitabını okuyorum. Her biri de tek tip kıyafet içinde oysa ne kadar da birbirinden farklı birbirinden değişik.


17 Mart 2018 Cumartesi

İŞTEN DÖNEN KIZLAR


           EBRU
       İşten dönen kızları seyrederek eleştirmeyin çünkü yorumlarınız önemli onların köşeyi dönmeleri ve yolun sonun görmeleri için. Seyircisiz ve eleştirisiz de zevke bir çalışma modeli de olmaz.  Fakat siz yine de geriden geriye izleyin o kızları evleri ve işleri arasında kendi başlarına bırakın. Bakın kızlar geliyor. Şehrin içine giriyor, nasılda omuz omuza yürüyorlar. Her biri de orta halli. Bak şu kızı tanıyorum adı Ebru nasılda canlı kendine özgü mizahı var. Nasılda özgür nasıl da cesaretli kendine güveni var. Üstelik Ebru’nun babası ölünce evin geçimi onun sırtına da kaldı. O da aklını kullanarak kendini bisküvi fabrikalarından birine attı. Tıpkı diğer çalışma arkadaşları gibi aynı koşullarda o da çalışıyordu. Her biri de çok çalışarak dışardakilerin dahi görmediği bir fedakarlık ve özveri içinde, hem kendisini hem de ailesini geçindirecek parayı kazanıyordu. Bu gerçeği onun yaşama sevincinin önüne geçemiyordu. Neşeli gülmelerinin ve çalışma zevkinin. Hatta muhteşem bir şekilde ‘’Ben acılarımdan besleniyorum,’’ bile diyebiliyordu. Çünkü bu noktada hayatla inatlaşma da başlıyordu. ‘’Ben yoruldum hayat gelme üsteme,’’ demektense. ‘’Hayat devam ediyor.’’ Diyordu. Zihnini buna alıştırarak, zihnini berraklaştırıyor özgürleştiriyor dert tasa kaygı, endişe yalnızlık korkusu hepsini alt etme gücünü elde ediyordu. İşinin verdiği güçle de bu zorlukları aşıyordu.  ‘’Ahmak değilim tembel değilim ancak ahmak ve tembel olanlar giderler babalarından harçlık isterler veya babam başımda yok diye hala o günün yasını güderler. Ben güçlüyüm sağlıklıyım kendi paramı kazanabiliyorum. İşim var çalışıyorum. Yıllarca da çalışabilirim yıllarca da bu hayatı sürebilirim. Kimse beni işimden alıkoyamaz. Hem çalışmasan evde otursam ondan bundan ben yetimim diye para dilensem daha mı iyi? Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz. Bir gün o dilendiğin kapılarda bir gün gelecek hızla yüzüne kapanacak, o vakit ne yapacaksın? Bir işe eğilmemişsin bükülmemişsin o vakit ne yapacaksın? Ben namusumla çalıştıktan sonra hiç kimse de benim neşeli çıkışlarım ve özgürlüğüm hakkında da bir söz söyleyemez.’’ Hareketli ve kıpır kıpır çevik kızlar hakkında söyleneneler onların iffetlerine biçtikleri değer. Çalışan kızları çok fazla kaldırımda servis beklerken gördükleri için herhalde böyle de bir değer biçerler. Çalışanların çalışmayanlar üzerindeki etkisi. Çalışanların çalışmayanlar üzerindeki çekiciliği. Evinde çıt kırıldım oturan ellerimin bozulmasın diye bulaşıkları makinasında yıkayan altın yüzüklerini takıp takıştıran vitrin süsü gibi evlerinde oturanlar. Onlarda çalışmanın verdiği o zevki o ince çizgiyi bir geçebilseler o duyguyu bir tadabilseler belki çok daha büyük başarılara da imza atabilirlerdi. Pencere pervazından dışarıyı seyredenler. Hayırsever kaprisli zorba hangisi? O kadın kıyafetinin ütüsünün bozulmamasında ısrarcıydı. Cumartesi komşu gezmelerinde pastalı börekli ev partilerine gitmelere ısrarcıydı. Hatta çok uzaklardan da görülsün diye göz alıcı takıları takar öyle de gezmelerine giderdi. Sanki yaşadığı hayat ömrü ona bir sorumluluk yüklememiş gibi. Halbu ki hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde bizler içindi. Bu gün belki kocası vardı başında ona bakıyordu. Belki kocasının maaşına o ölünce ona kalacak malını mülkünü parasını bile hesap ediyordu. Bu kadar da olmaz böyle de yaşanmaz ki.


7 Mart 2018 Çarşamba

SIĞLIKTA


     Gerekli nasihatleri dinledim. Şimdi onlarda gittiler yalnızım. Çalışmak tek düze bir iş git gel, eh belli bir yere kadar beni mutlu edebilir. Fırınlarda bisküviyi pişirdiği gibi beni de pişirebilir. Beni allı pullu mutluluk vadisine de çıkarabilir mi? Meyve veren ağaç taşlanmaz onu da biliyorum fakat içimde bir şeyler kabarıyor çıtır çıtır sesler çıkartıyor, tıpkı odunun ateşte yanması gibi bazen de o ateş dört bir koldan bana ateş ediyor. Bunlar içimdeki sesler tek tek bu sesleri duyuyorum. Bir yükseliyor bir alçalıyor ama ben hep bu seslerin başında duruyorum nöbetteyim. İçeri iyice girsem sokulsam daha çok gürültü bağırtı ve sesler eski hayallerimi birikmiş öfkemi de içine katıp daha fazla bağırıyorum.
        İşten geliyorum önlüğümü çıkartıyor asıyorum. İşyerinde kurguladığım hayat dönüyor kafamda. Onun otoritesinden beni yönetmesinden de kurtulmalıyım. Havadar güneşli bir odada çayımı yudumluyorum. Başarılı bir girişimci olamadık bir başarı hikayesi sergileyemedik. Elimizle kolumuzla bedenimiz ruhumuzla bu işe bağlandık. Dört bir tarafımızı onunla sardık zincirledik. Bir yere gidebiliyor musun bir akraba ziyaretine? Yok. Bir gezmeye dışarıda yemeğe veya canının istediği yere? Yok. Sadece evden işe işten eve biraz birikimim var desem abartmış da olmam. Kendimize bir saygınlık bir değer var mı dersen? O da yok. Fark edilmiyorsun bile.  Ama hala çalışıyorum. Hala aynı kapalı alana işime gidiyorum gelince de önlüğümü askıya asıyorum. Yalnızlığım çaresizliğim sessizliğim içimde. Ben de isterim elimi masaya sertçe vurup işiniz de sizin olsun demeyi kapıyı sertçe çarpıp gitmeyi. Ama burası da kaçıncı başvurduğum ve işe alındığım iş kapısı. İşte bu yüzden havan kime? Sen ne işine kalkışıyorsun? Diyorum susuyorum.  Sen küçük vasıfsız bir fabrika işçisisin otur kendi kitabını yaz ve oku diyorum. Bu kitap sana yeter bu hayat sana yeter diyorum. Kuzeyden esen rüzgar benim üzerime yapışan koku. Benim de boyum bir metre atmış santim doğru düzgün Türkçe konuşamam iki kelimeyi bir araya getirip cümle kuramam başka bir iş beceremem hayatın içine atılmış küçük bir oyuncuyum. Hayata ve kaderime karşı bir düşmanlığım da yok. O halde? Ah diyorum şöyle bazen rüzgar kuzeyden değil de güneyden taraf esse Toroslardan yıldızların ışıl ışıl parladığı Akdeniz gecelerinde o günler o saatler de gelse. Sonra yorgunluğunun ve uykunun verdiği dalgınlıkla sarı soğan gibi ararmış gözlerin açtı. Seni ancak bu iş paklar bu işte seni iflah da etmez öldürmez de,  sen en iyisi, ‘’Dersini almış da ediyor ezber. Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler. Bu dert beni iflah etmez  del’ eyler. Benim dert çekmeye dermanın mı var? Aman aman sürmelim aman,’’ türküsü söyle. Penceren güneyden esen rüzgarın kokusunu duymak yerine kuzeyden gelen rüzgarın kokusunu da içine çek evinin kırık camından yoksulluğuna ve yoksunluğuna da bakarak.


26 Şubat 2018 Pazartesi

İŞE BAŞLAYACAĞIM


                                                              
            Evet, yarın işe başlayacağım. Sabah erkenden saat altıda kalkmam gerek. İçim neşe dolu işe başlamayı istemek çalışma şevki ile dopdolu içim. Oğluma bir şeyler alabileceğim. Yeni koltuk kanepe eski perdelerimi de değiştireceğim. Karanlıkta herkes uyurken de ben işe gideceğim. Bir günlük yevmiye kazanmak için tekkeyi bekleyeceğim.  Bisküviye soğutma bandı üzerinde iken ilk ben dokunacağım. Çocukluğumdan beri özlemle tattığım tatları orada ayrı ayrı tadacağım. Tatlı tuzlu. Peki bir işten beklentilerin bu kadar mı? Senin iş denince aklına gelen, anladığın şeyler?  Bak sevincime gölge düşürme yaşadığım ana, çalışmak zorunda olduğumu biliyorsun. Hayatta kalabilmek bazı şeyleri de alabilmek için bazısını da bırak içimde kalsın. Yüreklendir beni hassas duygularımı uyarma, uyandırma. Dudaklarımda işe başlayacak olmanın verdiği sırıtışı durutma. Bırak duygularımı, makinelerin çarkı nasıl döndürüyorsa bu devranı beni de döndürsün. İşi bana sevdirsin. İşin kasvetli yorucu havasını bana getirme duygularımın yaydığı hava şu an bana enerji veriyor. Keyfimi kaçırma bırak içimdeki duygularım çocukluğumun özlediği tatların isimlerini bana söylesin.  İşe odaklanmışım oraya sabit, çalışma gücüme de inanıyorum.  Çünkü annem de çalışkandı. Onunda gençliğinden bisküvi fabrikası ve arkadaşları ile ilgili resimleri var. Ordu gibiler kalabalıklar, yolumu kesme beni caydırma, o iş ki bize armağan.
         Bu iş sanki yıllardır gözlemlediği yoluna hasret çektiği bir işmiş gibi birden de öyle göründü gözüne. Her şey iyi olacak biliyorum. Sabah sabah çorabı ters mi düz mü giydim? Derken hayat bir ilmek de ben atacağım. Sabırsızca acelece de giyeceğim o çorabı. Sabah işten gelince de gözlerim tıpkı bir lamba gibi parlayacak gecenin floresan lambasının ışığı gecenin uykusuzluğu yorgunluğu gözlerimi öyle yapacak.
      Üstelik işe gitmeden neden işi düşlüyorum biliyor musun? Kendimi işe hazırlamak için, bir de işe gitmek istemeyenlere neşe ve eğlence olsun diye.  O beklemedekiler de organizede sağlı sollu duran fabrikalara gelsinler diye. Herhalde onlarda benim gibi sıkıntıdan patlıyorlardır. Hayatları dağınık parça parça bir yığın eski defterleri de karıştırıp karıştırıp birbirlerine anlatıyorlar. Peki onlara bir tas tuzlu çorba ile biraz da tütünü kim verecek? Bir ay çalış kazan. Bir aylık bir sürede öyle uzun sürmez üstelik ay dediğin nedir ki hemen de gelir. Senin korktuğun gözünde uzattığın bir ay. Karaman kırının tepesinde kurulmuş olan bu fabrikalar ki içine tıkılmış o kadar insan da nasıl dayanırsa sen de dayanacaksın. Bir mektup bir haber bir koku getirmez mi sana yanı başındaki komşun? Üstelik görüşebileceğin konuşabileceğin hemen de karşı komşun. Hele bir de evliysen çocuklarında varsa üstelik karnınız aç çocuklar da istemezler mi? İstekleri de hiç bitmez. Bir de hastalandılar mı? Bilmem bilemem. Öyle çaresiz düşünmektense uzayan kol bizden olsun der kolumu kınından çıkartırım. Çalışırım. Bir ay boyunca da çalışır evimdeki o kasvetli havayı da dağıtırım. Gelecekte bir gün gelecek. O kasvetli hava o kötü günlerin cama vuruşu, fırtına öncesi sessizlik bütün bunları görmektense kuşlar gibi kanat çırpar gözlerimi lambanın feriyle açarım. Henüz yaşımda daha genç iken ayaklarımda yere basıyor iken. Denize düşen yılana sarılır da derim. Bak bu cümleyi de söylerim. Burnumun dikine dikine gitmektense, artık ben çalışmam işe gitmem de demem. Ben de bu denizin dalgalarına kapılıp ben de o denizde yüzeceğim. Bisküvi toplayacağım düşman çatlatacağım. Ben işe başlayacağım. Çalışacağım. Bu bir çarpışma bazılarının burnunun dibindedir o koku burunlarını dahi kaldırıp o kokuyu koklamazlar. Bazılarının ellerini uzatınca yakalayacakları uzaklıktadır o balık gibi ellerini uzatmazlar. Sorarım sizlere kızlar siz nasıl başardınız da o işlere başladınız?  Kızlar hep birlikte gönüllü olarak koro halinde bildik ses tonuyla ''Gel bize katıl bize hem oyuna hem söze, gel bizimle seni de götürelim.'' Dediler. Kuzeyden esen rüzgar sen sadece kollarını aç ve o işin seni kucaklamasına izin ver.