Bisküvi Üretimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bisküvi Üretimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2018 Perşembe

İŞÇİ KIZLAR


           Sabahları işten çıkan kızları hatırlıyorum mesela o unutamadığım yorgunlukları var üzerilerinde. Onların gözlerinde üzerilerinde tek gördüğüm elbise yorgunluk. Ama bu öyle bir yorgunluktu ki dinlenince de hemen geçiverecekmiş gibi sesleri çatallı gelen boğuk boğuk ses veren kızlar yollarda sendeleyerek yürüyen kızlar.Sabah  sabah bütün şehir sağmal inekler gibi onların yollarını gözlüyordu. Bisküvi kolonyalı kokulu kızlar şehri onlar her sallandıkça salındıkça koca şehirde bisküvi kokuyordu.  Her evin ocağı da onların yaktığı çıra ile aydınlanıyordu. Bazı evlerde gök gürültüsüne benzer gürültüler duyuluyordu patlak veren boşanmalarla uğuldayan ufacık bir delikten sızan gıcırtı gibi ses çıkartan sonra da yüksekçe çıkan bisküvi kokulu kadından, ''Boşanacağım ulan senden!'' Diye bağırıyordu. 
     Sesler iyice kesildiğinde boşanmalar kesinleştiğinde haklı olup olmadığı tekin olup olmadığı bilinmeyen taraflar. Eski bir resim gibi ellerinde kalan yaşanmışlıklar her zamanki gibi berrak izleri vardı zihinlerinde.
    Akıldan silinmeyen resimler hikayeler önümüzde yaşanan olaylar duyulanlar ve geçmişte yaşananlar.
    Her duyulan tıpkı içki nasıl şişede durduğu gibi durmuyorsa öylece olduğu yerde de durmazdı kulaktan kulağa anlatıla anlatıla yazıla yazıla yeni nesillere aktarılacaktı. Nesiller boyu bir gelenekmiş gibi sürüpgelen birbirini sürükleyen.

7 Şubat 2018 Çarşamba

KAYBOLMUŞ BENLİK

Kızlar arasında kaybolmuştum. Her birinin gölgesi arasında gölgelenen de ben olmuştum. İçimdeki gürültüler de susmuş sükûnet bulmuşlardı. İçimdeki düşmanlarım beni lime lime etmiyor dışarıda da horozlar ötmüyordu sadece benim tenim hareket ediyor benim yük trenim yük çekiyor. Ama ben de kendim değilim ben kimim? Bu fabrikaya ve kızlara yaslanan beden, ben kimim? Canlı mı ölü mü? Kızlar benim içimdeki umutsuzluğu hayal kırıklıklarını silip süpürüp alıp temizlemişlerdi arkadaşlarım o harika insanlar her biri de elleri çalışkan, işlek çalışkan kızlar, fırının kenarında bisküvi toplayan, bazıları bir bulut bazıları bir gölge bazıları da hayalet gibi onlarca kız bir azalıp bir çoğalan pembe kırmızı yüzleri zamanla beyaza dönüşen dışarıyı bilmeyen bir eve bir işe yollanan kendilerini bazen yükselten bazen kabartan öylesine nafile bir insan gibi de hayattan gelip geçmeyen kızlar.  Değişen zamanda aklımda not defteri gibi kendimle bile anlaşamazken, bir tek cümle kuramazken kendimde bir gölge iken onların arasında onlarla birlikte hamaratça nasıl da ilerlemişim. Kendim geleceğimi bile göremezken bu dünyadan bir fani gibi gelip geçecekken nasıl da kendimi onlar arasında görebilmişim. Nasıl bu işyerinin ve kızların bana verdiği ağırlık nasıl? Bana verdikleri güç istek, talep, isteme arzusu kendim olabilmek söz söyleyebilmek nasıl? Bir şeyler de varlığını hissettirtmek bu dünya da ben de varım demek nasıl?
       Beş dakikalık ara Gülden Karaböcek'ten Dilek taşı şarkısı. Dinle.      
       Öyleyse dünya dönüyor atlıkarınca dönüyorsa bir tek dönmeyen ben mi kalacaktım? Elbette ben de dönecektim bu devranda. Bu bir buluş bir mucize değil narin incecik bir çizgi hepimiz bir kürenin  içinde bir kafesin içinde asılı duruyoruz işte. Birlikte soluk alıp veriyoruz birlikte yürüyoruz kimimiz mavi kimimiz yeşil, kırmızı mor, sarı farklı tonlarda yollarda yürüyoruz. Zamanla yeşilden maviye kırmızıdan mora da geçiyoruz ansızın bir ışık yakalıyor birden aşkın şarabını da içiyoruz. Ağır ağır bu merdivenlerden de çıkarken ömrümüz de tükeniyor kanımız çekiliyor yavaş yavaş yüzümüzün de rengi değişiyor ağırlaşıyoruz hantallaşıyoruz yaşlanıyoruz daha sonra ince uzun yere yatıyor o toprağın üzerinde öylece de kalıyoruz. Ölüyoruz. 

5 Şubat 2018 Pazartesi

KIZLAR FABRİKAYA GİRDİ

       Kızları fabrikaya getiren servis durdu. Kızlar işyerlerine geldi.Yaşlı çalışan kadınlar da geldi. Onlar da kendi evinin ocaklarını tüttürdükleri gibi burada da borularını öttürüyor. Birliktelikleri sağ duyu motivasyon ve enerjik halleri o kadar belirgin ki elleri de birbirlerinin ellerinde. Kapı önünde ara sıra birbirleriyle vedalaşanlar oluyor. Arkadaşlarına ‘’İyi çalışmalar yarın görüşürüz,’’ diyenler. Sonra işyerlerine girdikleri an tekrar o coşku neşe başlıyor ne dırdır ne kavga sadece o bayrağı alma ve taşıma. Vardiyalar arası görev değişimi yapılıyor. Bisküvinin ışığı her bir kızın üzerine vurmuş onları üst katlara çıkaracak ışık, kuru kuru kızlar o kaldırım boyunca dizilen kızlar onlar değil sanki her biri birer lamba, birer ışık bisküvi sanayisinin üzerinde parlayan birer meşale. Her biri de evler için sokak için birer aydınlık. Bir anlığına bisküvin kurucularını da unutuyor kızlarımızla gurur duyuyorum.
         Hayatın kükreyen o teşbih sallayan hallerini de geçmişler  kendilerine yeni bir yol çizmişler. Bir  fener alayından geçer gibi  de dizilmişler bu görsel şölen de çok güzel uzaktan amir odasından kuşbakışı seyredene. Acemi çaylak işçilerin renkli dünyası henüz ustalığa geçişte bir tanımlama yapılamıyor.  Nasıl bir işe sahip olduklarını kendi beceri ve çabalarıyla biçimlendirdiklerini kendileri yaşayıp görecekler. Nasıl da ağızlarında kıtır kıtır bisküvi çiğneyerek yollarını ilerletiyorlar. Ölçülü adımlarla işlerine yaklaşıp hemen de bir mücadelenin içine giriveriyorlar. Upuzun uzayan gri önlüklü kızlar soğutma bandı boyu serilmiş kendilerini de süslemiş püslemiş kızlar iş, aş, ekmek, sohbet hepsi burada. Süslü erkekler de bir başka bölümden makinelerin fırınların arasında, dünya telaşı evlerine ekmek götürme telaşı onların yüzlerinde daha fazla belirgin. Yüzlerinde küçümsenmeyen gülümseme ve kırışıklıkları da gördüm. Kendilerine de bakmaya çalıştıklarını bakımlı hallerini de gerçekten çalışmaktan zevk alan o çalışmayı kendilerine kolaylaştıran bazı şeyleri de kendilerini evlerinde hazırladıklarını sanki buraya işe çalışmaya değil de eğlenmeye de gelmişler gibi. Her biri de bir işin ucundan tuttukça o iş küçük dilimlere bölünecek kolaylaşacak o kalabalık işçi ordusu da bir ışık gibi parlayacak kuşlar gibi de şakıyacaktı. Her birinin beklentisi bu yönde her biri birbirleriyle karşılaşacak ve birbirleriyle işi bölüşecek sonra şakalaşacak, sırlar bölüşülecek şehrin içindeki fırsatlardan mevsimlik indirimlerden konuşulacak, uygun yerlerde uygun buluşmalar için sözleşilecek buluşma yerleri ayarlanacak, yemekler batırıklar yapılacak. Hayatları bu şekilde devam edecek. Pazartesi haftanın ilk günü Salı sallanır Çarşamba çarşafa dolanır Perşembe perişanlıktır Cuma mübarek gün hayatları böyle de devam edecek.


20 Ocak 2018 Cumartesi

FABRİKALAR BULUŞMA YERİMİZ

      Burası buluşma yerimiz şu bacalara bak o bacalardan çıkan koku bu bizim üzerimizdeki koku bizimde oralı olduğumuz kanıtlıyor. On beş yirmi yıl sonra sanki derimiz dahi bisküvi kokar gibi rengimizde biraz solar gibi olacak. Nasıldır orası? Bol bisküvi, çeşidi çikolata, kraker, kek var mıdır orada? Ya da ben de gider çalışırsam başıma orada neler gelebilir? Kimlerle nasıl hangi olaylarla karşılaşabilirim? Telefon kullanmamıza izin veriyorlar mı?  Herkes kendi borusunu mu öttürüyor yoksa her birimiz birinin gong sesiyle mi işe başlıyoruz? Sonra peş peşe işlerimize mi dağılıyoruz? Bak dinle anlatayım: Önce o gür kalabalık kokusu ile birlikte bisküviler fırın makine ve yankılı sesler hep birlikte bir resim gibi çıkar ortaya. Herkes için bir kalem bir de boya herkes kendi resmini boyar. Orası da öyle bir kap ki elini daldıran kabını doldurur her biri de üstü örtülü bir kap bütün hikayeler de o kaplar ve fırının üzerini kaplayan bisküviler içinden çıkar.
         Orada buluşma yerimizde rızkımızın ekmeğimizin başında Esma Vildan, Cevriye, Hayriye çoktan gelmiş olur. Hep birlikte işimizin önünde fırınların önünde az sonra bizde yanlarına katıldığımızda daha farklı bir düzen oluşur başka bir ekip. Şimdi zamanı ziyan etmeden müsrifçe kullanmadan fırından hızla akıp gelen bisküviler zamanı hızlandıracak bizi olduğumuz yerde durduracak. Bu bir baskı boyun eğmek değil. Bu bir düzen elli yıllık bir serüven. Onca yıldır işsizleri kadınları bir mıknatıs gibi kendine çeken bir sistem kadınları birbirlerine yakınlaştıran. Kızlar kadınlar, önceleri birbirlerini görmüyorlardı bile evlerinde dört duvar arasında ama şimdi birbirlerini görüyorlar. Kızlar kadınlar erkekler her biri birbirlerini görüyor ama buluşmak için değil çalışmak için bu da buluşmanın verdiği şok etkiyi yaratmıyor tabi ki bir yabancıymışsın gibi davrananlar da var içlerinde. Şimdi Elif arkasını dönüyor ben de elimi kaldırıp ya da hafifçe gülümseyerek ona selam verirsem o da arkasını dönecek bana gülümseyecek. Küçük küçük kıyım kıyım kıyılmış kadınlar, kızlar kuş gibi çırpınan, tokat yemiş gibi afallayan, iki yana sallanan burada buluşmanın çalışmanın ne demek olduğunu daha henüz anlamayan kızlar kadınlar olacak etrafında her birine birer şok, inan her birine de iyi gelecek derman çok.
         Kenarları pütürlü olanları kaba kenarları dermanları birbirleriyle birleştirmek rahatsız verici ama yavaş yavaş ayaklarımızı birbirine sürüye sürüye ayaklarımızı birbirine vura vura yemeğe giderken veya lavaboya buluşmalarımız daha çok hoş oluyor ve yakınlaşıyoruz. Şimdi burada iş yerinde bizi aydınlatan işimizin üzerinde bisküviden kendimiz bir yeşil yol çizdiğimize göre boş bir alana bakar gibi yani öküzün trene baktığı gibi uzun uzun bakmak yerine bir araya toplanıyor yakınlaşıyoruz.

        Bisküvi toplarken yan yana dururken Havva, o ensiz masanın ucunda ilk önüne gelen bisküvi paketleriyle irkilen daha ortama alışmadan çalışmaya alışmaya, çalışan. Sen olsan ne hissedersin? Kimse sormuyor bile dolaylı veya dolaysız işimizle alışmalarımızda işin zorluğuyla buluşman da eski arkadaşında yanına gelemiyor. O da kendine verilen görevin başında kendi önündeki işiyle baş başa  senden başka da hiç kimse yok ki senin yardımına gelsin, üstelik her birinde de aynı senin yükünden var. Artık hepimiz işçiyiz hepimizin sırtında da bir yük var. Ne yapalım bu yükleri? Taşıyalım mı yoksa bırakalım mı? İşyeri burası hayatımızın zamanımız kullandığımız yer. Berna Nalan, Aydan, Aylin, Handan, Kerime her birimizin boynuna işçi kimliği asıldı ekmeğimiz aşımız bölüp paylaşacağımız pay edeceğimiz elimizi cebimize attığımız zaman çıkaracağımız paralar zamanla da bizimle özdeşleşen kimliğimiz olacaklar. İşçi kimliğimiz. İşçi olduğunu ve bu işi başardığını kanıtlamak için de önüne gelen sıraları paketli malları kusursuzca toplaman gerek. Evet önünde hiç paketli mal kalmamış hepsini toplamışsın bu da senin işi öğrendiğinin yapabileceğinin kanıtı. Havva’da hafif neşeli kendinden emin gürültülü bir kahkaha patlatıyor. Fırından gelen malları da toplayabileceğinin bir kanıtı olarak. Çünkü fırından mal alan kızlar daha çok kendinden emin ve gürültülü sesler çıkartıyor. Şimdi elleri daha hızlı kendinden emin sadece bisküvi ekilmiş bir tarlada ekin toplamak gibi onun üstüne sinen kokusu kızların kuş gibi cıvıltıları bazıları da kendinden geçmiş bir garip kuş misali. Bu mudur işçilik? İşyerinde buluşma çalışma bu mudur? Evet budur dışarıda aylak aylak dolaşmaktansa kah geriden geriye kızları seyretmektense o bisküviye uzanmış bedenlerini gizleyerek evlerine ailelerine bakmakla sorumlu ebedi işçilik. Havva’nın sesi soluğu kesildi uzun yıllar edebi işçiliği düşünemiyordu. İnandıramıyordu kendine uzun yıllar çalışabileceğine bu sınavı verebileceğine. Çalışmaktan geriye ne kalır? Geriye arkadaşının Berna’nın yeşil gözleri armut biçimi Ayla’nın iğneleyici alaycı sözleri,  Handan’ın ağırbaşlı hali yani ortaya koyduğumuz sergilediğimiz davranışlarımız kalır. Bizi buluşturan bir araya toplayarak bizi keskinleştiren bir bıçak gibi her şeyi kesmemize yarayan kimliğimiz kalır.

17 Ocak 2018 Çarşamba

ÇALIŞKANDIK

   Evlerimize kapanıp yatmadık. Karamana bisküvi fabrikalarının açıldığını duyduk gittik ve işe başladık. O günden beri de evlerimiz de varlık çoğaldı yokluk azaldı. Ocaklarımızın dumanları tüttü ilerlediğimizin bir belirtisiydi belki de ayaklarımız bile hızlandı. Belki de arkada kalmamak için akranlarımıza yetişmek için geri kalmamak için bazı şeyleri kaçırmamak ve yetişmek için çünkü ben bazı şeyleri işe başladıktan sonra görmüştüm önceleri görmemiştim. İki odaya bölünmüş sıralı yatakların serildiği bir evde akşam dizilerini seyredip de kendi kendimize yorumlar yapardık. Gözlerimizle gördüğümüz duyduğumuz dünya bu kadardı. Eskilerin yanlarında oturup da eskinin şarkılarını dinliyorduk. Şaşkınlık içinde birbirimiz bakıyorduk öylesine sorular soruyorduk. Öyle ya o iş kapısı şehrimize gelmemiş olsa biz şimdi nerede ne konuşuyor ne dinliyor olacaktık? Acaba ne yapıyor olacaktık? Beş on yıl öncesine gittiğimizde. İşte iş budur kalkınmak çalışmak budur. Görmüş geçirmiş olmak içinde bazı şeylere katlanmak bazı şeylerle de savaşmak gerekir. Evlerimizde dizlerimizi kırıp saklanmaktansa hatta bazen oturduğumuz yerden bile kalkmaya eriniyorken oysa şimdi dört nala tırısa at koşturur gibi çalışıyorduk.  Bizi ayağa kaldıran uyandıran hakkında haberler aldığımız fabrikalar ve fabrikaya giden ve geri dönen kızlardı. Çünkü onlar şehirde ses getiriyorlardı güçlülerdi. Ortada bir geçim derdi ekmek kavgası varsa, evet vardı öyleyse bizlerde o kavgaya katılmalı bizler de işimizle çarpışmalıydık. Demir demirle dövülür. Eğer geçim sıkıntısı yokluk çekiyorsak çalışmalıydık. Buna önce kendimizi de inandırmalıydık.  Sefil ve yoksul yaşayanlara göre görkemli bir iş, serseriler için sırtlarını dayayacakları kimseleri olmayanlar için evlerinde ekmek bekleyen çocukları olanlar için ayrıca hani o evlerinin beceriksizlerine elleri yoz olanlara göre ayrıca toplum tarafından ezik görülenlere göre de görkemli bir iş. Evlerine döndüklerinde elbiselerinde kokan bisküvi onların evlerine getirdikleri sadece koku, çalıştıkları işleri orada kalıyor ve işini verdiği havayı da üzerinde hissettiriyorlardı. Öyle de bir hava veriyorlardı. Ama nasıl görünürlerse görünsünler bu ekmek kavgasına girişmiş varlığı küçümsenmeyen sanayi çarkının en zayıf halkası işçiler ve işçilik vardı. Vücutları bisküvi kokan, dört nala çalışan bazen gök gürültüsü gibi gürleyen, kendi içlerinde ki cenneti veya cehennemi de göstererek parça parça olmuş duyguları ve o bayrağın altında iş önlüğü içinde bağıran hücuma geçen zayıf sıska sanayi çarkının en zayıf halkası işçi kızlar vardı. Bir hamle ile güçlenmiş güçlendirilmiş birbirleriyle de sağlamlaşmışlardı bunu başaran çalışan kızlar ne mutlu, sürüp giden tembelliğin gafletin üzerine bir örtü örten girişimci kızlar. Birbirlerinin ayak izlerine baka baka gün ay yıl sayan kızlar ne mutlu.

15 Ocak 2018 Pazartesi

FLOWPACK HIZLI

  Flowpack makinesi o kadar hızlı çalışıyor işler o kadar hızlı ilerliyordu ki her çalışanın elleri yüzleri birbirine karışmış sesleri yorgunluktan zar zor çıkıyordu paletlerde kutulu mallar yükseldiğinde hemen ardından yeni konulan paletler ve o anda kızların işi nasıl çevirdikleri nasılda döndürdüklerini de görürdünüz. Tabana kuvvet horoz gibi öten biraz daha bağıran gergin öne eğilip çalışan malın önünü tutup aşağıya dökülmesini engelleyen kızlar genellikle kızlar kızlarımıza çok düşüyordu işin içine makine hızı girdiğinde makinenin hızını durdurmak ne de kızlarımızın ellerini durdurmak isteyen bir iş akışı sanki hepimiz bu hız seline kapılmış gidiyorduk.
        Fabrikada işler işte böylede hızlı ilerliyordu. Selda veya Çiğdem bu kızları makinenin beslemesinde gördüğünde seslerini duyduğunda kokularını aldığında operatörün hızla onlara doğru yönelmesi sanki onlar olmazsa olmazmış gibi makinenin hızını sadece o iki kız kesebilirmiş gibi bu bir inanç inanmak güvenmek biraz daha yaşlıca biri veya Günay,  Funda o işi yapmaya talip olsa ustaları hemen o kişileri beslemenin önünden çekiyor diğerlerini yerleştiriyordu. Çünkü gün uzundu sabaha veya akşama kadar aynı işin üzerinde durabilmek iş bitimini de görebilmek gerekti. İş bitiminde sarı renk almış sarkmış kalmış yayılmış kızlar ama yine o bildik o hızın karşında işlerini ilerletiyorlardı. Narin pembe canlar hepsi de yorulmuş durgun durgun bakıyordu.  Makinenin fırının hızına karışan tozlarla kokuyu üzerilerinde taşıyan çamaşır ipinde sallanan çamaşırlar gibi sallanan burnu havaya kalkık gözler makine bisküvinin izinde kızlar. Ne telaş ne kaygı iş hızlı hızlı ilerlerken onlar göre de tıkır tıkır ağır ağır ilerliyordu. Çünkü kızlar ustalaşmıştı. O pastalar ırmaktan akar gibi ilerlerken o kızlar şarkı söylüyorlardı kadınlar ince sesleriyle birbirleriyle konuşuyorlardı gülüşüyorlardı.
        Şimdi söyleyin iş mi onların üstüne egemen? Onlar mı işe egemen? İşçi kızlar da tıpkı eskiler gibi o köprüyü geçmeye çalışırken kılıçlarını kuşanmışlar işi göğüslemeye hazır kalabalıktan güç alarak birbirlerinin ellerine de vurup ses çıkartıyorlardı. Birden bire olan bir şey de değildi. Bisküviyi elinde tutmaya başladığı günden beri gelişen süreç var gücüyle işine de hakim. İşi ile başa çıkmıştı bir günlük de değil her gün çalıştığı rutin işlere dönüşmüş, sararmış yüzünde ince bir ter izi var yorgunluktan ağzı da açılmış, geri geriye döndü ve tekrar arkadaşlarına da gaz vererek ‘’Bugün rekor mal çıkardık.’’ Diye de haykırdı.  Arkadaşları birbirlerinin yüzlerine baktı her biri de sabah sabah yorgunluktan bir yanları çarpılmış gibi halbuki o kızların kilolarını sorarsan elli, boylarını sorarsan bir metre atmış santim bile yoktu. Aslında çalışan ile çalışmayan arasında aç ile tok arasında bunu uzatabiliriz yaşamın her zıtlığında gidiş gelişleri arasındaki mesafeyi yeter ki sen çalışmaya azmet, ne boyun ne kilonun bir önemi yoktu.  



8 Ocak 2018 Pazartesi

SEN ŞİMDİDEN GELECEĞİNİ GÖREMEZSİN

   Şimdilik seni rahatsız eden yok. Sesini çıkaran yok. Ama arada bir birilerinin sana sopasını göstermesi lazım. Hep uyuyorsun. Neden? Bu kadar çok şey olurken hayatta görülecek bunca şey de varken oysa sen uyuyorsun. Eskiden hayat sıkıcıydı hepimiz uykudaydık Aptalca gaflet halinde babalarımızın koyduğu adla kalır, onların bize bıraktığı evler de yaşardık. Annelerimiz de iki yaşına kadar çocuklarını emzirir onlara bakarlardı.  Genç kızlar dört duvar arasında büyür sonra oğlan anneleri oğullarına uygun kızlara bakarlardı.  Belki de zamanı gelince annenin kaderi kızına çeyiz olacaktı. Belki de annesinin gelinliğini giyinen kızlar onlarla evlenecek annesinin bebeklikten hazırladığı çeyiz sandığındakiler yetmiş iki parça yemek takımı, dantel vitrin takımı örtüleriyle, kendisine yeni evini düzecekti. Kim bilir yine hiç yerinden kımıldamamak üzere oraya yerleşecek çocukları olacak onları besleyip yıkayıp büyütecek sonra sessizce ölüp gidecekti. Bu ne şimdi gaflet uyuklama hali değil mi? Ama şimdi kendi gözlerimizle görüyoruz her şeyi gözlerimizde açıldı. Şimdi pek çoğumuzun da durumları iyi eskisi gibi bulaşık, çamaşır yıka soba yak derdi de yok, pek çoğu bunları kaygılanmıyor bile. Çünkü pek çoğunun evinde makineler var ve yine pek çoğunun kaygılanmasına da gerek kalmadı, çünkü hazır onların önlerine iş de geldi. Yerli malı kendi şehirlerinde kurulan fabrikalar yine hiç kımıldamadan kendi evlerinde kapı önlerinden servisler alıp götürüyor onları.  Yerli üretim halis muhlis bisküvi üretiyorlar. Onlar da bütün gün ve gece fabrika yollarında ayak tepiyor.  Pek çok ev kadını da bu işlere girip çalışmak için can atıyor çocukları yedirmek giydirmek yıkamak için lazım olan şeyleri de alabilmek için o tembellik gaflet hırkasını üzerilerinden çıkarmak kendilerince bir şeyler değiştirmek zamanı hızlandırmak için. Gelecek kaygıları, çünkü kendileri gibi vasıfsızlar fabrikalara girip çalışanlar ilerliyor kendilerine güzel günler hazırlamak adına çalışan kadınların oluşturdukları gruplar. Kadınların oturuşları kalkışları konuşmaları bile değişiyor. Ayrıca yalnız da değiller orada hep birlikte uykusuz da kalsan uyusan da bu yüzden yapman gereken şey bu ekmek savaşında girip çalışmak ve arada bir çocuğuna ekim yapmak, çocuğuna da sopayı göstermek (sopa derken onun her ihtiyacını karşılaman yerine sınırlamalar getirmek, ölçüler koymak) ekmek kazanmanın mücadelenin var olduğunu beynine sokmak, yoksa oturduğun yattığın yerde bir tas tuzlu çorbanın da dahi önüne gelmeyeceğini anlatman gerek.  O çocuğun ki ileride sana hak verecektir. Teşekkür edecektir. Senden ona kendisine daha iyi bir gelecek hazırlaması için bir nasihattir bu bazen sopayı göstermek. Bak şimdi onlarda işe gittiler o tembel çalışmayan uyuklayan gençler, yarın erkenden kalkabilmesi ve yola çıkması için şimdi sadece erkenden uyuması gerek. Şimdi de ‘’Senin gidip yatsan iyi olur.’’ Demen gerek. İki nesil arasındaki mesafe gittikçe daralıyordu.

        Sen çalışmıyor musun? Ben çalışıyorum bilmiyor musun?

5 Ocak 2018 Cuma

NE KADAR GURURLUYUZ

      ŞERİFE *FATMA                 Hazır önümüzde çalışacağımız ve kendimizi gösterebileceğimiz bir iş varken. Üstelik makinenin başında beşimiz de genciz daha yirmi beşinde bile değiliz. Dışarıda hava güzelmiş mevsim kışmış yağmur çiseliyormuş kadınlar kızlar dışarıda dolaşıyorlarmış, onlar ise hızla önlerine gelen bisküvilere saldırıyorlar, fırının hızına yetişmeye çalışıyorlar. Gençliğin tereddütlerinden belirsizliğinden ve şaşkıncılığından da sıyrılmış olarak doğruca önlerinden akıp giden bisküvilere bakıyorlar. Onları bekleyen makineler bisküviler ve paletlere. Ellerimiz tetikte hazırlıklıyız her boş palet yanaştığında her makinenin bıçağı ağzını açıp kapadığında o bıçak ki çok hızlı bir şekilde ağzını açıp kapatıyor. Her yer hız ve sağlam ayağını yere basan kızlarla dolu. Hepimiz de güzel çalışkan kızlarız ve hepimizin de alnına bu iş yazılmış gibi toplama da ben beslemede Şerife onun yanındaki Fatma tenlerimiz dahi birbirine yakın sıkı fıkı arkadaşız. Farklılıklarımız da var tabi ki o kesin ve keskin bir bıçak gibi bizi birbirimizden ayıran mesela sarı olan Şerife gevrek gevrek güler sarı suratlı elinde de sanırsın ki bisküvi değil küçük küçük ekmek dilimleri taşır öyle de hürmet gösterir elindeki nimete, onun yanındaki Fatma süslü sürmeli onun da üstü örtülü sırları vardır. O beyaz yüzü ve beyaz teni içinde ama her ikisinin de elleri yan yana duruyor bekliyor kıvrım kıvrım akan bisküviler her birinin aralarını da kapatmaya hazır olan işlerinin önünde. 
         Hazır bekliyoruz gelecek günleri gelecek güzel günleri daha güzel günler de gelecek biliyoruz. Her kıştan sonra gelen bahar mevsimi gibi yaz günleri gibi burada iyice soğuğunu almış demlenmiş olarak  stoğumuzda biriktirdiklerimizle kendimize yetiştirdiğimiz meyvelerimizle daha sonra o biriktirdiklerimizle  meyveler toplayacağız. Şimdi meyve yetiştirme biriktirme derdindeyiz. Fırının üzeri sarı sarı yuvarlak bisküvilerle dolu ben onlara ‘’gel,’’ diyorum onlar da bana doğru geliyor.
          Önlüğümüz mavi üzerimiz kolonya kokulu anıtkabir nöbetindeki askerler gibi dimdik işimizin başında ayaküstü nöbetteyiz.
          Bisküvini o güzel kokusunu her yerde her gittiğimiz yere üzerimizde taşıyoruz.
          Daha önümüzde çok uzun bir zaman var dışarıdayız sokaklardayız genciz de, ne yapalım? Diye Şerife sağına soluna bakınarak bana sorduğunda, İsmet Paşa da dolaşalım mı? Biraz temiz hava ve belki kendimiz bir pantolon bakabiliriz. Belki terziye gider önlüğümüzün daralttırabiliriz. Ya da evde kalıp yağmur damlalarının cama vuruşunu seyredebiliriz ya da birlikte batırık yapabiliriz. Hiç kitap okumak kendimiz geliştirmek aklımıza gelmiyor. Durup durup işyerinde yaşadıklarımız birbirimize anlatırken patlattığımız kahkahalar her birimizin bisküviden kendimize taktığımız takıştırdığımız süslediğimiz şeyler takılar eşyalar süslemeler.  Sanki zincirle bağlanmış gibi birbirimize bağlı gizli birlikteliğimiz. Sen sor mesele servis kaçta gelecek sen sormadan onun da dilinin ucunda ağzındaki bakla ayrıca senin serviste yer aramana bile gerek yok o arkadaşın önceden binmiş ve senin yerini ayırtmış bile
        Fatma ‘in aklı hala post makinasına taktığı ve çıkardığı kredi kartında bu günkü yaptığı alışverişlerinde harcamalarında çünkü o da bu gün düğün alışverişi yaptı onun da düğünü yakın.
        Ne tuhaf bize bir şeyler olmuş, her birimiz şeker tabağında misafire sunulan şekerler gibi öbekler halinde iken armudun çöpü üzümün sapı derken her biri işyerinde bir başka yüzde bize bir şeyler olmuş.
         Onları daha önce böyle görmemiştim. Şimdi her şey donuklaştı, her şey sabit.  Fatma evlenecek ama evlenmeleri ertelenmiş, geriye dönülmeyecek bir şeyler olmuş.  Şerife’nin boynundaki yük iki kat daha artırılmış. Artık daha özgürce birlikte takılıp gezemeyeceğiz. Bize bir şeyler olmuş
         Ama sadece işimiz bizim aramızdaki bağı zincirleri koparmamıza engel, o evlerimizde yeni düzenimizde yüklerimiz ağırlaşmadan, kendimiz de yeni bir hayata başlamadan önce nasıl sabitlendiysek buraya aynen öyle devam ettireceğiz. Bu mengenin içine nasıl sıkıştıysak nasıl sıkıştırıldıysak öylede sıkılaşıp sağlamlaşacağız.


3 Ocak 2018 Çarşamba

ARKADAŞLARIM


NURCAN UMUTCAN ŞEFİKA FADİME
      Arkadaşlarım birinin adı Gülhanım diğerlerinin ki Şükran, Züleyha, Huriye hepsini de burada  tanıdım. Bu büyük kalabalığın içinde. İyi günde kötü günde kar da kışta onlar da tıpkı benim gibi bisküvi fabrikasına çalışmaya geliyorlardı. Gerçekten bu fabrikalar bizim için kurulmuştu. Bütün şehir akın etmiş komşu köylerden ilçelerden bile iş için gelmiş. Büyük bir işsizlik var yokluk var geçim derdi var kadınlar var güçleriyle canlarına dişlerine takıp çocuklarını dahi evlerine kapatıp çalışmaya gelmişler. Her şey ekmek için yaşam kalitelerini biraz yükseltmek için.
          İşçi kızlar arasında at gibi çalışan, it gibi saldıran, kuş gibi şakıyan, boyu bir metre olan, iki metreyi de bulan kızlarla, şişman olup ağır adım atan, çelimsiz olup keklik gibi seken ve resimlerdeki kadar güzel hatta güzeller güzeli kızlar da vardı. Çok şaşkın heyecanlı ve sevinçli hepsine tek tek göz gezdirdim çünkü ben de onların içinde çalışacaktım. Çavuş beni bir işçi kızın yanına verdi. Kızın peşine düştüm ayaklarımla ve gözlerimle onu takip ettim. Bir diğer taraftan da kakaolu kremalı bisküvi yiyordum doymak bilmiyordum. Kendi kendime ‘’Tam kaynağına düştün ye yiyebildiğin kadar utanma sıkılma açlıkta da çekme üstelik bedava da,’’ diyordum. ‘’İşte gerçek bisküvi gömül içine burnunu batıra batıra koklaya koklaya ye.’’ Takip ettiğim kız durdu bir boş kazan aldı arabaya attı bir daha, bir daha biraz karton kutu, birkaç koli bandı, hepsini araba ile itekledi, kaldırdı yük asansörüne bindirdi ki o güzel dediğim kızlardan birisiydi yelkovan gibi de sallanıyordu.  Hemen ani hamle ile kendisini sıçrattı o sıçrayışla merdivenlerden ve dahi asansörün çıkış kapısında kendisini buldu. Tekrar bir sıçrayışla arabanın kollarını kavradı ve ön tekerleklerini kaldırdı. İşte o zaman en basit bir iş için bile idman yapmam gerektiği hızlı ve atik olmam gerektiğini anladım. Kız hiç konuşmadan hızla arabayı sürdü. Bu ara işlerinde fazla söz istemez göz el ve ayaklar konuşur. Neyse fırının kuyruk kısmına vardık kız bir itişle arabadakileri indirdi. Bisküvi toplayıcılarının yanına kadar geldik. Orta yaşlı iki kadın oturmuş hızlı hızlı kutu naylonluyor koca fırına naylonlu kutu yetiştirmek için tırnaklarıyla elleriyle canla başla çalışıyorlar. Ben de onların önlerine kadar kutu çektim getirdim. Ben her önlerine daha yakın getirdikçe kadınlar neşeleniyor canlanıyor bana da gülümsüyorlardı kıza da aynı şeyleri söyledi fakat o kız aldırmadı çünkü kız o sırada ikinci partiyi getirmek için hazırlanıyordu.
              Fırından bisküviler geldi kızlar topladı, kutulara doldurdu, gramajları tartıldı bantlandı etiketlendi paletlere istif edildi.
          Kızlar ara sıra kafalarını kaldırıp fırının çıkışına bakıyorlar tekrar bisküvi toplamak için davranıyorlardı. Ben de o kızla tekrar yola koyuldum otuz tur belki ama Allah var kız hiç bana mısın demedi hiç halinden şikayet etmedi ama o kız hafta sonunda da işten ayrıldı. Bir sabah ‘’Ben yarın işe gelmeyeceğim,’’ dedi ve gelmedi. Bir ay o kız yoktu bir ay sonunda özgürlüğüne doymuş olmalı ki tekrar geldi işe başladı.  Benimle bu kez konuşmaya başladı ‘’Kurban olurum işime gittim denedim gördüm. Sen sahip çık işine üstelik evdekiler senden para bekler seni düşünen mi var?’’ Onunla arkadaşlığımız o zaman başladı Adı Nurcan ondan sonra da Umutcan ve Züleyha’yı buldum. Hepsi de bana benzeyen kadınlar. Hepsi de ailelerinin yük trenleri. Hepsini de çaresizlik vurmuş sırtlarını bisküviye dayamışlar.  Çaresizler zavallılar hepsi de kavun karpuz gibi sırtlarını birbirine dayamışlar dağ gibi yığılmışlar. Eğil bir tanesine hal hatır sor bin ah işitirsin yaramı deşme der gibi de bir ses işitirdin. Üstelik yaralı olduklarından zannederdin ki suratlarından düşen bin parça ama öyle değildi işte gülüyorlardı. Çünkü burada öyle kavun karpuz gibi dışları güzel içleri sulu ağıtlarla dolu kızlar, kadınlar çoktu. Sergi gibi serilmişler istediğini aç bak binlerce kavun karpuz seç al ve yaralarını da görmek istiyorsan kes. Ama bunlar gerçek insanlardı.  Kavun karpuz değillerdi ki mahkeme salonlarında biten evlilikleri mi aran? Kadınların hemcinslerini kıydıklarını mı? Yokluk ve yoksulluğun içinde birbirlerinin üstüne binenler. Bu işler her yerde aynı, kalabalık ortamlar da çarşıya gidin evlere girin sokaklara okullara hep aynı tüm şehir hayatı ekmek uğruna feda edilenler. Hoşuna gitmiyor mu? Böyle eylem ve davranışlar? Ağır taşı ne yel alır ne de sel gerçekten ekmeğinin peşinde olan kadın ağır kadındır, kendini ekmeği uğruna ön plana çıkarmaz, önce kendini kendi iç mahkemesinde tartar başkalarını aldatmaz, başkalarını kendi çıkarı için kullanmaz. Bol çalışır sevgiyle sevdikleri için çalışır ağır ağır ve sevgiyle alır verir. Alışverişi de sevgiyledir. Yediği yemeği de bisküvidir ki sanırsın ki bitmeyen bisküvi ile bir akrabalığı vardır işvereniyle de bol bol çalışır hep vericidir. Tam bir Türk anasıdır. ‘’Peki şu yanı başında sevgiyle çalışan arkadaşının adı ne?’’ Şefika.  ‘’Ya yanındakinin?’’ Necla. Çok sevmiştim ben Şefika’yı onunla arkadaşlık kurabilirdim tam çalışmak istediğim ortamda bana göre bir arkadaş sağlam ve güçlü güvenilir sıkı dost. Çok çabuk ve çok da güzel anlaştık. Aynı iş önlüğü giyiyorduk ne de olsa. O da yorgundu ben de ama bir konuşmaya başladık mı o yorgunluk hırkasını ikimizde üstümüzden atıyorduk kollarımızda yorgunluğun üzerine çelik gibi sağlam bir kaplama ile kaplıyorduk bu bazen demir gibi sağlam ve güçlü oluyordu.
          Büyük bir güç her biri birbirine benzeyen kadınlar, kızlar, evliler, boşanmışlar, sönmüş ocaklar, alevlenen yürekler hepsi de bu işin üstünde bisküvi üstünde bu kaynayan büyük kazandan yemek yiyorlar yemek pişiriyorlar. Ne topluyorsun dertlerimi? Ne biriktiriyorsun sevinçlerimi? Ne bisküvi ya? Derdi topluyor sevince veriyor, dert ve sevinçten kendilerine yaşama sevinci çıkartıyorlar. İşte yaşamdan ders almak bu birbirlerine kuvvetlerini verenler hoşçakal dertler sorunlar, sen neşeden haber ver. ‘’Bu aynı dertten ben de var, onda da var o gülüyor ve o olayın içinden çıkıyorsa ben de çıkarım.’’ İyi ki çalışmak için bisküvi fabrikalarını seçmiştim çünkü kendime bana benzeyen insanlar çokluktaydı. Ve bisküvi vardı ye ye bitmez doy doy bir daha ye. O dert yükünün başında arkadaşı Fadime duruyordu üstelik güzel ve dimdik göğüs göğüse de o sorunlarıyla çarpışacakmış gibi başında kara yazgısı üstelik gözü de mordu. ‘’Bunu sana kocan mı etti?’’ Allah'tan korkmazlar akşam olunca da bir de bu kadının getirdiği ekmekle karnını doyuracaksın ve dahi geceleri üşüyünce ona sarılıp uyuyacaksın. O senin karın senin yarın yapılır mı bu? Çocuklarını doğuran kadın ona hiç bu yapılır mı? Kadının gözleri dahi konuşmuyordu suskundu. Tembel kocası öküz gibi yer üstelik içer de her evde bir ocak yanar bir duman tüter de ama bazı evler de aşırı yemekten o ocaklar kötü tüter. ‘’Kocan ne iş yapar?’’ ‘’Çalışmaz.’’ ‘’Neden çalışmaz?’’ ‘’Ona göre iş yokmuş.’’ O da o tembellerin uydurduğu dillerine doladıkları bir palavradır. ‘’Peki sen neden çalışırsın?’’ ‘’Evlilik kutsal bir müessesedir. Çocuklarım da vardır üstelik.’’ Fadime böyle der demez hemen kendini dimdik tutan işe elini attı arkadaşını da susturmak istermiş gibi de ağzını kapattı. Çünkü kendisi de ağzına kadar doluydu ‘’Bir of çeksem karşı ki dağlar yıkılır.’’ Sonra aynı susan kadın konuştu, konuştu arkadaşına hayat mücadelesi hakkında nasihatler verdi. ‘’Bak ben nereden nereye geldim. Baktım ki ayakta durmakta zorlanıyorum, oturdum. Baktım ki ayakta durmaktan bıktım olduğum yerde oynadım, döndüm. Baktım ki iyice dayanamayacak hale geldim arkadaşıma dayandım, onun sırtına sırtımı dayadım. Baktım ki gözlerim sel olup akacak gözyaşlarımı susturmam gerek hemen arkadaşıma sarıldım. Baktım ki susmak bazen çare değil ona dedim sen konuş o bana dedi sen konuş. Baktım ki konuşmakta işe yaramıyor bağırdım avazım çıktığı kadar. Baktım ki boş odalarda yalnızım başladım bir türkü tutturmaya o anki ruh halime göre içimden geldiği gibi hiçbir şey yokken dahi sorun dediğimiz şeyler sadece içimizde birikmiş olanlarla dolu testiyi de bazen boşaltmak gerek.’’ ‘’Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır yıkılır. Bu gün posta günü canım sıkılır da gülmedim amman amman. ‘’Allah be türküyü söyledikten iyice böğürdükten sonra için rahatlar kendine gelirsin o an kendi kendine bir yol haritası belirlersin oysaki bazı kadınlar benim yaşadıklarımı yaşayanlar kocalarına boşanma davası açarlar sarı odalarda çığlık çığlığa bağırırlar fakat gelecek güzel günleri görmek için ha ha ha hihi hi karanlığı aydınlığa çevirmek için başka ben yapabilirsin? Evlilik müessesi bu içeride ne olup bittiğini bir ben bir o bir de Allah bilir. Ama benim yaşadıklarımın tıpkısını o da yaşasaydı o da yuvasına sahip çıkardı. Neyi nerede bulmaya çalışıyor? Ben de başkasını bulsam iyi bir halt mı ederim? Onun yolu karanlık ama ben doğru ve dürüsttüm ve yolumu görebiliyorum.’’ Konuşurken dahi bisküviyi yakaladı kendine çekti, bir daha çekti, bir daha bir daha elini de ayarı bozulmuş gibi ayakları da daha da hızlıca yüzü peynirli pideye dönmüşken yüzünün aldığı ifade içinde gerçek arkadaşının yüzünü zor bulabildi. Arkadaşı yeniden uykusundan uyanmış gibi ‘’Haydi yemeğe gidiyoruz.’’ Arkadaşına, ‘’Sonu nereye varacak bu işin? Diye sordu. Fadime, ‘’Onunla yedi yıldır evliyim bana bir şey olmaz. Sırtımı işime dayamışım ama Allahtan bir dileğim var bana güç versin ve bazı yaşadığım şeyleri de bana unuttursun hatırlamayayım kötü şeyleri. Geçmiş olayları. Anladın mı?’’ Arkadaşı şaşırmıştı çünkü anlamamıştı. Kirli çamaşırları içinde biriktirip kin tutmak istemiyordu. Geçmişe tutuklu kalmamak geçmişe takılı kalmak istemiyordu. Galiba kocasını da seviyordu. ‘’Sevmek mi?’’ Senin saçların yerler de sürüklenirken üstüne bir başka kadın severken evinde horozlanıp da dışarda pısırık kesilen evinde gül dururken kendisi çöplükten beslenen kendini şişiren horozlanan, sevgi neredir? Hepsi elimin kiridir dedi avuçlarını içine tükürdü. Uzaklara baktı. ‘’Sonu gelmez bu konuların konuşmaların kapat bu konuyu haydi yemeğe,’’
              ‘’Uzaklara bak daha ilerisi ne denizlere mi? Masmavi gökyüzüne mi?’’
               Kalbim bölündü iki parça oldu gözümden iki damla yaş aktı. Gördün mü? Oradan göründü mü? Binlerce kadının ekili tarla gibi ekildiği biçildiği ve sarı kırmızı, mavi, yeşil, mor yamalarla yamandığı ve yine birbirlerine sıkı sıkıya sicimle bağlandıkları o büyük fırtınalarda ve dalgalarda dahi yıkılmadan ayakta kalabilmeyi başardıkları yine kendileri vardı kendi işleri güçleri vardır. Bu bitmeyen bisküvi böyledir işte binlerce yama, yamalı ama cesur korkusuz cengaverler, başka kadınlarda vardır üstelik anlaşılmaz evine ekmek götüren kim? Hangi kadın varsa elimizden gelse de bu kadınlara yardım edebilsek.  Ama kadına yardım eden işi, onu erkeklerin egemenliğinden kurtarmış o iş ki yüz yasa kanun, erkek eder. İş ki o kadını ayağa kaldırdı elindeki güç sanki elin de balta tutuyormuş gibi de bir hali vardı. Allah çalışan kadınların yardımcısı olsun.  Eğer ki bu işleri de olmasa onların da hali harap.
              Üstelik uzun yıllar çalışabilirsen basamak da atlayabilir merdiven de çıkabilirsin. O merdivenin sonunu görenler mücadele vermiş vefakar fedakar kadınlardı. Zamanında işlerine dört elle sarılmışlar hızlı hızlı koşturmuşlar hızlı hızlı çalışmışlardı. Yüzdüler, yüzdüler kuyruğuna geldiler.

               Ne anladın şimdi sen bu yazıdan? İşe girince görürsün. Ne göreceksin? Üç direkli bir ev. Biri sen, biri işin, birisi de bitmeyen bisküvi.  

1 Ocak 2018 Pazartesi

ÇOCUKLARA VERİN BU İŞİ

      Çocuklar upuzun bir kuyruk olmuş küçük denemelerle üreticileri dürtüklemeye daha fazla tat daha fazla lezzet üstelik kendilerini verecekleri küçük paralarla onlarında daha fazla para kazanacaklarını onlarında hem gelirlerini hem de çeşitlerini artırmak için. Bisküviciler birçok deneme üretim yapmışlar en sonun da bir çeşidi üretim kadrosuna almışlar daha sonra üretici kadrosu işi daha da renklendirmek büyütmek istemiş bunun içinde reklam kadrosundan renkli bir slogan cümle renkli bir afiş istemişler. Ah bu bisküviciler bir yarışma düzenleyin de bu işi de çocuklara yaptırın öyle ki çocuklar damak tatlarına ve hayal dünyalarına göre bir resim oluşturacaklar renkli bir resim ve müzik esintisi gibi gelen bir cümle ile de sizler de başarıyı göğüslemiş olacaksınız üstelik umulmadık başarılar kazanmak olabilir mi? Olamaz mı? Pufidik pafidik isimlerle görülmemiş bir başarı yoz bir isimle başarı nereye kadar olur? Bu öyle bir isim olmalı ki seni başarıdan başarıya götürsün bir serinin yeni başlangıcı gibi ki bu isim damaklarda şarkı olmuş bir başarı çocukların işi olsun.  Küçük tatlar damaklarla buluşturan büyüklerin görmediği gözlerle görülen bağlar tatlar ki o diş ile dil arasında dil ile damak arasına sıkışmış kalmıştır. Elden ele o tat bir yiyen bir başkasına da göstermiş reklamını vermiş ünlendirmiş gitgide artan çağdaş bir zevke tada dönüşmüştür tüm çocuklar raflardan alabilmek için o tada yönelmiştir. Başarılar sürekli yenilikler çocukların reklam yapması fikrinden oluşmuş son derecede başarılı olmuş ki çocukları kendi toprağından yetişen o tada da sıkı sıkıya bağlamıştır. Öyle ki milli bir duygu milli bir yiyecek gibi hem öyle ki o zevkin ve tadın da büsbütün esiri olmuşlar. O tat çocukların bulduğu isimle kalmış. Çocukların ara sıra bisküvi fabrikalarının içine gizlice süzülmesi gibi sessizce ve o çocukça hayal gücü içerisine gizlice süzülmek başarı, başarıya renk katan model ve çeşitlerle birbirini körüklemek. Duyuların aldığı tatla, bisküviciler memnundur. Çocukları heyecanlandırmak motivasyon güçlerini artırmak ödüllendirmek tam da çikolata diyarında çocukların sevdiği bir tatla onların beğenileriyle yepyeni tatları da tattırmak her şey onlar için onların damak zevkleri için, yedikleriyle mutlu olan çocuklar.