29 Aralık 2017 Cuma

BAYANLARA GÖRE İŞ












               GÜÇLÜ KADINLAR TAKIMI
       Kadınların kaderi burada şekerli su ile yazıldı.  Kadının her fabrikaya gidişinde ve dönüşünde. Hiç evinde oturmayan kadınların. Onlar ki yürüyen kadınlardı oturanlardan değildi. O iki arada da koşturup duruyordu. Hiç boş durmuyordu. Git gel, git gel, yat kalk git gel, yat kalk git gel.
          O, onlar bizler, sizler hep birlikte bu işi yürüteceğiz.
        Onlar ki o işi kendilerinden öncekilerden annelerinden, ablalarından, teyzelerinden ödünç aldılar. Geri de vermeyecekler. Kendinden sonra gelenlere devredene kadar da bırakmayacaklar. Bazıları da nereye kadar götürebilirlerse nereye kadar giderlerse bırakacağı zamanı da bilmeden yola çıkmak ve koyuvermemek işin ucunu.  O zaman dilimi içinde de işlerine gözü gibi kendi işi gibi bakacaklar göz kulak olacaklar.
        Daha başka ne yapsın? Gidip gelenlerden oradan gidenlerden emanet aldığı iş, emanet aldığı bisküvi, fırınlar, makinalar ve üzerlerinde iş önlüğü başörtüsü ve kokularıyla evlerine dönerken. Kendilerini kokutan akşama kadar da bedenlerinin suyunu çıkartıp terleten onları bisküvinin aromasıyla koklatan ve renklerini bir kağıt gibi sarartan kaderlerinin de yazıldığı bir kağıt. Alın yazısı. Kendilerini iki kat yapıp yattıkları yatakları ve iki kat katlayıp kaldırdıkları iş pantolonları ve çiviye astıkları iş önlüklerini içine doğru iğneledikleri başörtüleri  ‘’Unutmam ben bu günleri unutmam’’
        Unutsam bile benim yanımdan kokulu kolonyalı kızlar geçtiği an bana o günleri hatırlatır. Her işinden ayrılan çıkan unutmamıştır bence. Onun çıkmasına sebep olan şeyleri de unutmamıştır bence.  Ya ötekiler, eteklerinin, dillerinin ve ellerinin altında sakladıkları bir yığın sırlarıyla çıkmayanlar o ipi göğüsleyenler. Çünkü onlar ambar doldurma derdindeydi. Yazın gölge hoş, kışın ambar boş dememek için. Fabrika işyeri demek onlar için ekmek kapısı ki onlarda kendilerini o kapıya çivilemişti.
        Doğru, günlerimiz hep öyleydi. O günlerde iş önlüğümüzü çiviye asıyor çividen alıyorduk ve kendimizi de işyerine çivi ile tutturmuştuk. Kendimize işyerinden eve evden işe ikiye de bölerek bir de yeşil yol yapmıştık. Babalarımız şapkası ellerinde kapıda bizi bekliyordu. Bize işten kaytarmamızı çalışmamızı söyleyen büyük annemiz dahi kapıda bekliyordu. ‘’Dizginlerinizi elinize alın ve çalışın.’’ Biz de öyle yaptık sonra da bir ara durup kendimiz baktık bir şeyler beynimizin içine sokuluyor o eskinin izinde ve sonraları hepimiz de o eskinin izinde külleri arasından yeniden doğuyorduk. Her bir eski de kazandığı gücün demir kısmından bir ucunu da bize veriyordu.
         Kendisinin kendine yaptığı silah, gümüş kadınlar takımıyla birlikte onların katkısı ve yardımıyla o da elinden geleni yaptı ve kendi geleceğini de hep birlikte onların arasından çıkardı. O tuttuğu bırakıvermediği dizginler. Hep birlikte, öyleyse ‘’En arıkları, beceriksizleri, safları, garipleri onları da yanınızda götürün hiç değilse onlara da göre de bir iş vardır orada, onlar da bir işin ucundan tutar. Bunu da alın, bunu da benim çalıştığım işyerine alın, onu da servise alın, birlikte gider birlikte dönersiniz. O da evinin yükünü taşıyor, o da orayı kendi evi bellesin.’’
         Birlikte yola çıkıp birlikte iş tuttuğu kız, o da işinin başında durdu, daha sonraki yıllarda onu görenler de o arık saf kişinin önünde şapka çıkardı. O kişinin babası da ‘’Vallahi falan filan demeyin hiç vakit kaybetmeyin söyleyin ilan edin herkes gelsin, gelsinler çıkanlar dahi geri gelsinler buradan kendilerine azık edinsinler. Kızlar sandıklarına çeyizler edinsinler, sandık doldursunlar gelsinler buyursun gelsinler.’’
         Belki evin yolunu işin ucunu iyi beller bırakmazlar işlerini kendilerine bir güç silah bellerler. Sonra kimsenin kendine bakmadığı zaman geldiği zamanlar…
        Şimdi aradan yıllar geçti. Hepimiz bir arada yürüyoruz. O iş ki onları parçalayıp bölüp birer diyarlara atamamış o iş o koku hala onların üzerinde. Hayat devam ediyor. O bisküvi kokuları da hala burunlarına geliyor o küllerinden eskilerden yeniden alevlenen dumanlar kel başlardan ak saçlardan  mavi sular fışkırıyor su yolunu buluyor,  herkes ne amaç edindiyse, ne olmak istediyse, herkesin içinde de bir güneş doğuyor, içlerindeki ışık evlerinin duvarlarına vuruyor, her evin bacası tütüyor. Ellerindeki güç herkes de iz bırakıyor, gençler de bizi örnek alıyor bize bakıyor.
          Sen de bu işin izini sürmek ister misin?
          Ben de o işin izini sürmek isterim?
          Bu işi benden ödünç almak ister misin? Bisküvi işi yapacaksın bisküviyi selefona sarıp sarmalayacak kutulara dolduracaksın. İş senin kolunu da boyunu da uzatacak. Bu öyle bir iş ki yüzünü ağartacak şapkanı yukarı fırlatacak.

         Bana oraya işçi alımı yaklaşınca haber ver de söylediğin işe ben de gireyim. Ben de hayat trenini hepten kaçırmayım, ben de o işin izini süreyim. 

28 Aralık 2017 Perşembe

GÜÇLÜ KADINLAR

    Biz uyandığımızda çalışanlar her biri usta kıdemli işçi olmuştu biz ise hala oturuyorduk. Uyuyorduk. Bize öğretilmemişti çalışmak saklanıyorduk bizler ömrümüzde bir kez dahi şehre inmemiş kadınlardık. Sonra bize de işin yolu göründü işe gittiğimizde öğrendiğimizde ise yürümeye başladık. Kim ne olmak, ne almak istiyorsa işinden, gözümüzü açtığımızda gözümüzü ayırmadan da şehirde tıpkı meraya koşan hayvanlar gibi her bir şeye saldırıyorduk ama bir türlü de istediklerimize de ulaşamıyorduk, ulaşmaya çalışanlar ulaşanlar ise daha sonraları evin yolunu bulamıyorlardı. Sanki geleceğimizi de göremiyorduk.
         Ama bir kişi gördü o kişi de bir kadındı. O gördü sanki onun elinde bir meşale var bize doğru da geliyor bizde onun ardı sıra yürüdük. O eli de beline sarılı kadın değil o incecik bedeniyle de dimdik duruyor sanki gelen geçenler de ona şapka çıkartıyor. Hiç kimse ona karşı sesini yükseltmiyor hiç kimse bağırmıyor, biz de o kadının ardı sıra gittik. O kadın hiç durmuyor hep ileri bakıyor bisküvi ile dolu büyük bir depo, işletme, fabrika gibi bir yer bizim başımızı çukurdan karanlıktan saklandığımız yerden çıkartan. Tam da o işin önünde de durdu kendisi de hiç konuşmuyordu o güçlü ve sessiz kadın birden elleriyle bisküviyi tuttu ve bir daha salmadı o iki omuzu üzerindeki başını da kaldırarak, ardından gelenlere, ‘’Fırlayın davranın salmayın sıraları!’’ Diye de bağırdı.
         Sanki kendisi de gömülü olduğu içindeki hazinesinden bir şeyler de çıkartıp bizlere tek tek sunar gibi her hareketinde davranışında onun arkasından da gitmemizi ister gibi.  Biz de onun arkasından gittik uzun yıllar bisküvi topladık sonra yoldan geçenlere baktık onlar da bizim önümüzde şapka çıkartıyor. Bir bana bir yanımdakilere bakarak her birimiz de çalışkandık hiçbir zaman işimizin ardı sıra küfretmedik. Sabrettik terbiyeli davrandık ve çalıştık. Birbirimize baktık ellerimizi birbirimizin elleri üzerine koyduk. Bir diğer ellerimizi de birbirimizin omuzuna koyduk yukarı çıktık.
          Nasıl çıktınız oraya?  Biz de çalışabilir  fabrikan işçisi olabilir miyiz? Bu iş köylerimizde ki gibi imece usulü işlere ödünç birbirimizden aldığımız kap kaçağa da benzemez, elbette girip çalışabilirsiniz. Çıkarın üzerinizdeki ben yapamam, ben çalışamam hırkasını giyin ben yapabilirim ben de çalışabilirim hırkasını peki kimden alacağız nereden bulacağız bu çalışkanlık hırkasını? Birden kendisine baktı yanındaki arkadaşlarına baktı. ‘’Bak’’ dedi. ‘’Kadınların güçlü iş birliği biz bir gücüz. Hepimizin üzerindekiler çalışkanlık hırkası hiç birimizin üzerinde pazar giysileri bayramlık giysileri yok. Bizler hiç birimiz de çalışkanlık hırkasını üzerimizden çıkarmadık kendi aşımızı kaynatıp evimizin çatısını yapana dek de hiç ara vermedik. Sıcakta soğukta saat altıda o merdivenler de ki hala bizim ayak seslerimiz ve bedenlerimizden sızan ter kokuları.’’
         Bizler işin sonuna geldiğimizde bazıları ise hala evlerinin duvar diplerinde oturuyordu. Bazıları da beyaz çoraplarına olan alışkanlığını hala bırakamamış onlarda kendi kendilerine dayanmış duruyorlardı. Basamakları tek tek çıkanlar kendilerini serinletenler ise yüz kişi kadar vardılar.  Hızlıydılar çalışkandılar ve yürüyorlardı durmuyorlardı üzerlerindeki mavi iş önlükleri ile de oturanlara el ediyorlardı onlara tembel iş beğenmeyenlere çalışmaktan üşenenlere ‘’Gelin, gelin,’ diyorlardı.
              Oturanlarda onlarda ‘’Çok çalışmayın terletmeyin kendinizi,’’ diyorlardı. Her iki düşüncedekiler de evlerine girince kıyafetlerini çıkarıp tek tip olunca koşan yürüyen ve oturan o zaman belli oluyordu.
               Yürüyen koşanın evinde katlanmamış yataklar, yarım pişmiş yemekler aman Allah’ım yine mi kahvaltı? Onlar işleri ile boğuşurken diğeri de evinin duvarına sırtını vermiş oturuyordu. O kişi kendisi ile birlikte koşan yüz kişilik ekiple tekrar koşmaya başladı birlikte çalıştığı iş arkadaşları birlikte koştu tek başlarına oturan kadın duvar dibine sindi. Kör gibi hiç etrafına da bakmıyordu. Tepeye doğru yanan ışığı lambayı dahi görmek istemiyordu. Ondan uzaklaşan çalışma isteği çıplaklaşan sırtı bir an durdu çalışanlara baktı sanki hiç de acelesi de yokmuş gibi kendini kapattığı kafesinde kendisi de içe dönüktü tıpkı dünkü gibi geçmiş günler gibi. Onu da aramıza alsak bir delikten sokar gibi zorla getirip işe soksak. Düşündüler. Bu kadını nasıl şaha kaldırabiliriz? Birden bire kadının göğsünde parlayan bir ışık bir şey oldu sanki o kadında kalktı ve o ipi göğüsledi. Dört bir yana bakan havada da fır fır dönen gözleriyle sanki altında da yeleli bir de atı varmış gibi de hızlıca geldi işe başladı. O üzerindeki karabasan kalkmış, altından da birdenbire işin üzerine atlayan tuttuğunu koparan bir kadın çıkmıştı.  İşinin üzerine öyle bir saldırışı vardı ki ateş eder gibi şimdi akşam ki yemeği, acaba ne pişirsem? Düşünen kim?
          Kadın diğer çalışanları bizleri dahi aşarken başını daha yükseğe kaldırıp da yükselmeye çalışırken   başının dumanlı olduğu zamanları da anlatmaya çalışıyordu. Kocası evinin kadını ol, çocuklara bak, yemek, ütü yap demiş onun çiçek gibi kokmasını, süslenmesini püslenmesini evinde oturmasını onu beklemesini istemiş,  bir de fabrikalılar için kocasının kulağına giden bazı kötü söylentiler varmış onlardan söz etmiş.
           Ama buradakilerin hepsinin yüzü birbirine benziyor hangisi benim yüzüm ha onu da sana baştan demeliydik. Her ne kadar saf salak, beceriksiz donanımsız olsan da yolda sokakta kimse tanımaz olsa da burada herkes bir olur bir güç tek tip sabrın taşınca basarsın narayı, argoda konuşabilirsin. Yoksa o işi boynuna geçiremezsin iş sana ağır gelir. O terlikleri giyip o iş önlüğünü göğsünü gere gere de kendini gösteremezsin topallaya topallaya evine gider mecburen koşa koşa da işe gelirsin çizdiğin yola rotana dikkat et gerisi ip gibi çözülür gelir. Ayrıca bir daha çocuklar var, ev var gibi bahanelere de kanma koş bakalım ambar boş mu? Dolu mu? Sen asıl ona bak mutfakta aş kaynatacak erzak var mı? Asıl sen ona bak.
         Kadınların gücünü çağır, kadın güçlerini yüzünü de yukarıya doğru çevir, inek sağar gibi tıpkı işini sağ, kendine yemeklik sağ, her yorulduğunda da kendi kendini tekrar kamçıla, kendi sinene vur, yüzüne bir şaplak at ama kimsenin görmedi yerde sonra eğ başını işinin başına, çalış. Burada herkes birbirinin elinden tutuyor herkes birbirinin kurtarmaya çalışıyor.
         Kim iş bırakmak yarı yoldan dönmek isterse ona da işi bıraktırmadık. Bir kadın çok zayıf ve güçsüzdü ince vızıldayarak sesler çıkartıyordu ama biz bir güç olduk onun etrafını sardık onun etrafında o an da işini bıraktırmadık şimdi onun da bacası tütüyor.  Oysa onun evi de yangın yeriydi şimdi git gör başka şeylerin sesi duyuluyor, müzikli melodili, belki onun da evi aynı sesi çıkartıyordur. Sırtında yük o da iş peşinde o da evinden çıkmış bize doğru geliyor yüzündeki ifade bir önceki kadının ifadesi penceresi açık olup da gördüğümüz kadın. O da direnmeye çalıştı uykulu gibiydi bizim de göremediğimiz bir şeyler vardı o kocası yüzünden korkuyla bakıyordu onu da duruttuk burada işyerinde ‘’çalış,’’ dedik. Çalış o da çalıştı.
        Ya sen de mi gidiyorsun? Evet ben özgürlüğe doğru gidiyorum emekli ettiler beni mavi meleklerden biri kendisini özgür ilan etti. O emekliliğin keyfini sürecek. Ben yine de buraya aitim. Bisküvinin kokusuna evet doğru o gümüş rengi gücünden arkasındakilere verirken buraya da aitti. Sen kim oluyorsun da başkalarına da güç veriyorsun? Bir zamanların evinden köyünden çıkmamış köşe bucak saklanan kadın. Sen kim oluyorsun da başkalarına gümüş rengi gücünden veriyorsun? Bunu bana sen mi soruyorsun? Neden bisküviyi savunuculuğu sor ona, o adı kim vermiş? Onu karanlıktan gün ışığına özgürlüğe çıkaran bisküvi, o bisküvi ki bize bakıyor öyleyse biz de yolumuza devam edelim. Bisküvi durmasın çalışın çok çalışın seni, beni açlıktan sefaletten kurtardı. Evet doğru o benim işim ve bedenen ben de çalışmak zorundayım
       Yollarımız devam etti. Geri dönenlerin ikisi de arkamızda duruyordu. Bisküvinin kokusu ağır ağır yükseldi ortalık gümüş rengi bir toz bulutu gibi kadınların güçleriyle güç birliğiyle kaplandı. Kadınların ayak izleriyle ayaklarını her kaldırıp indirdiklerindeki tozlarıyla sonra ağır ağır yürüdüler ki o sesler yükselen sokak dedikoduları bastırıyordu ki onlar yollarına devam ettiler.

         Fabrikalı kadınlar, bisküvi işçisi kadınlar, yaşasın kadınların gizli güç birliği. 

27 Aralık 2017 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK

  KADININ ADI YOK
      Atlı karınca dönüyor bakın her şey geri dönüyor. Biz de bisküviyi bıraktığımız yerden tekrar alıyoruz onu yere düşürmeden o kokusunu üzerimize hücrelerimize yapı taşlarımıza sinen kokuyu ne de olsa bir çırpıda silip atamıyoruz. Çünkü o bizim yapı taşımız olmuş besbelli içimize sızıyor bizim kimliğim olmuş bizi tanımlıyor.
           ‘’Ben sokağın dışarının bir parçası değilim. Hayır hayır ben sadece sokağı dışarıdan  gözlemliyorum bu yüzden bir yanım eksik bu yüzden insanlardan kopuk, örneğin Arka Sokaklar dizisi  altı yüz bölüm olmuş oyuncuları kim? Hangi kanalda? Hangi gün? Konusu ne? Bilmem. Karşı bina müteahhide verilmiş yıkılmış yenisi yapılmış satılmış içine oturanlar olmuş kim gelmiş oturmuş? Kime satılmış? Bilmem. Şiddet mağduru kadınlar her gün bir iki kadın kocası tarafından öldürülüyor. Kadınların gözleri mor dudakları şişmiş veya patlamış kim ne için yapmış? Benim burada yapabileceğim bir görevim var mı? Onu da bilmem.’’
         ‘’Ben de sadece iki bisküvi arası yollarda gidip gelmekte ve bisküvi koklamaktayım.  Ve çevremde gözlemlediklerimle yaşadıklarımla geliştiriyorum kendimi farklı kılıyorum kendimi diğer çalışanlardan onların yanlarından geçerken dip dibe çalışırken sürtünürken aynı servise yan yana otururken şu kadına bak şu kıza bak onda bir hikaye var diyorum mesela içimdeki ses söylüyor bunu bana, bir kızın gözlerinde anlam bulmakla yükünün ağırlığının hafifliğini hissedebilme yeteneği keşfediyorum kendimde. Birinden ötekine giden bir ip oluyorum her şey arap saçına dönmeden birbirlerinde yol bulmalı.  Birbirlerine el omuz sırt vermeli diyorum kendimce’’
            ‘’Bir de servislerde arkalarda iç dünyalarında kendi kendine konuşanlar var. Onlarda çok geçmeden yorulur. O kişi de gelgitler evi ile fabrika arasında gidip gelmekten yorulur çöker biter tükenmişlik sendromu yaşatır o git gel onun şekil almasını da engeller. Her gün aynı yemeği ısıtıp ısıtıp yemek gibi bir şeydir bu onun için. ‘’Ben kendime her gün aynı yemeği ısmarlayamam içimi dışımı bisküvi kokusu ile dolduramam hayatın içine atılacağım.’’ İçindeki küçücük bir umut ışığı onu söylettirir ışık onun içini aydınlatır kendine farklı bir hayat farklı bir alan yaratmak için ancak özgür olur da yapabileceklerine inanır onu ikilemden kurtaracak şey sadece özgür kalmaktır. Yaptıkları eserleri de bitince o resmi hemen buruşturup kendisi yol kenarına atıverir çünkü gerçekler ve hayaller arasında kalın bir buz tabakası vardır. ‘’
          ‘’Benim de bir dinleyiciye ihtiyacım var der bir diğeri o hiç konuşmayan. Bu onun dilinin ilk çözülüşüdür. Ve her zaman ailesi veya eşi tarafından bir paçavra gibi buruşturup yol kenarına atılan kadın o onu engelleyenlere inat dili çözülür.  Günbegün aynı yaşadıklarımı tekrarlayamam bütünüyle tek bir acı ile dolduramam içimi bu hayatla bir anlaşmam var benim bir tek de canım. Gerekli cümlemi kuracağım ve kendime yeni bir başlangıçla yeni bir hayat kuracağım orada kendi kendimi aydınlatır kendi kendimi ısıtırım. Fakat bu dünyayı yaratmak içinde benim cesarete ihtiyacım var. Başka insanların gözlemlerine gözlerine ihtiyacım var. Başka insanların ayak izlerine benim bir rol modele ihtiyacım var. Kendim olmam için ben kendimi kaybediyorum bulamıyorum. Kaybolmuş benliğim ben ne haldeyim.  Ben kendimden tam da emin olamıyorum. ‘’
         Kişiler sadece yalnızken kendilerine ait özgür ortamlar yaratırlar ve özgür olabilirler. Öyleyse kendinize evinizde, evliliğinizde özgür ortamlar yaratın eşler birbirinize bu fırsatı verin o zaman çok daha mutlu ve huzurlu olursunuz.  

    

26 Aralık 2017 Salı

BENİM CANIM TATLI

    Arkadaşı işten ayrılmış. O işten herkes o yol üzerinde ilerlerken arkadaşı işten ayrılmış. Sen de gördün duydun dili neler söylüyordu leylim ley umarım aradığı o işi bulur da sonra da tekrar geri gelmez. İşinden neden ayrıldı peki? Burada işi hızlı kendisi yavaş gidiyormuş yani biraz daha geniş açılabilmek için onun yaktığı çıradan ateş çıkmıyormuş. Nedenini sorarsanız o varıncaya kadar o şartlarını hazır edinceye kadar geç kalmış. Neredeyse gün akşam olmuş Üstüne üstük bir de başka şehirden taşınmış gelmiş iki iş değiştirmiş üstüne üstük bir de uykusuzluğa dayanamıyormuş. Bir süre gece vardiyasız bir iş aramış gündüzlük bir süre inşaatlarda kazma kürek çalışmış sonra mezar kazıcılığı yaptığını söylüyor. Sırf gece uykusunu kaçırmayayım diye uyudu mu da tokmak gibi uyuyormuş iki büklüm ayaklarını karnına çekerek.
   Çünkü can onun canı, uyku onun uykusu, o da çok tatlı ve o uykusunu iyi alamazsa kötüleşir  uzun süre kahrı da çekilmez.  Küçük çocuklar gibi vızıldar. 
  İş beğenmeyenler gece uykusuzluğu çekilmez diyenler buraya gelsin. Korkarak ürkerek kendilerine bir takım bahaneler uydurarak sözde destek buldukları bahaneleri de bir ceviz kabuğunu doldurmaz. Çalışma isteği ev reisliği bilgelik ister benim canım onunkinde tatlı  olamaz yok öyle bir şey, herkesin canı tatlı hangimiz elimizi ateşe tutunca uf demedik ki?  Bana göre hayat kitabını tam okumamış çalışma isteği tam gönlüne yerleştirmemiş.  Ya da dişin kesmedi senin bu işi terk edip gittiğine göre ya da başka bir bit yeniği var bu işin içinde ya iş buldun bir yerlerden iş değişikliği yapacaksın yine de ondan. Aman evini idare et de nasıl edersen et sanırım esas olan da bu evini geçindirecek kadar iş.   

    Niyetleri esas ev geçindirmek olanlar iş beğenmemezlik de etmezler buldukları işe yapışırlar ve sanırım gerçekten kendisi ve ailesi için en doğru olanı yaparlar.

25 Aralık 2017 Pazartesi

KAÇ YIL KAÇ AY KAÇ GÜN

         ''Kaç ay kaç yıl daha bu merdivenleri çıkacağız.'' Dedi Nurgül, hastalıkta sağlıkta kışın karda yazın sıcağında daha kaç kez daha? Şimdi bir adım daha atıyoruz merdivenlerde kimimiz bir günlük kimimiz bir aylık kimimiz bir yıllık, sürtüne sürtüne de çıkıyoruz bu merdivenlerden. Ben yedinci yılıma merdiven dayamışım arkadan gelen arkadaşlarım Meryem ile Katibe onlar da iki kardeş ve üç yıllıklar.  Ben basamakları tek tek sayıyorum tam yirmi basamak var her basamağı bitirince de tamamlamış olacağım.  Her yıl biten bir basamağı gönlümden gözümden ve aklımdan çıkartıyorum. Unutuyorum o yılları yaşadıklarımı dahi aklımdan çıkartıyorum kendime yeniden format atıyor gibi yeniliyorum yeniden başlatıyorum kendimi bunu kendimi yeni hissetmek için yapıyorum. Geçmişim benden öç almadan zaman benden bir şeylerin kopardığının intikamını almadan bu günden bu günkü hayatımdan güç alıyorum geçmişime yok oldun geçmişte kaldın sen diyorum, bir de bol bol da dua ediyorum kendimi yeni hissetmek adına. Fabrikada kalabalık bir ortamda çalışıyorum giysilerini değiştirmek ve çalışmak,  yemek, yemek için çalışmak, sonra tatile gitmek sinemaya gitmek alışverişler etmek için çalışmak .
           Acele etmemiz gerek öncelikle ben acele etmeliyim üzerimizdeki elbiseleri çıkarmalıyım. Bak beyaz çorapların burada, yeni terliklerinde burada, saçlarına taç yaptığın beyaz başörtün, o başörtüsünü başında tutturmak için de iğnelerin maalesef iğne kullanmak yasaklandığı günden beri o başörtüsünü başında durdurmak için saatlerini veriyor aynanın karşısında iğnesiz durmadan çözülen başörtüsü dağılan boynuna dolanan o da daha gevşek bırakacak o da tam yerinde duracak o zaman. Saçının tek bir teli dahi gözükmemeli,
           Bak şimdi de beyaz çoraplarımı giyiniyorum nasıl da kendinden emin fabrikada kendi işine koyulmak sırf kendisine verilen rolü oynamak için. Çalışırken beyaz çorap giyen kızlara da hayranım doğrusu bu tarzları hoşuma gidiyor terliklerinin ucundan beyaz çoraplarını göstermeleri çünkü çok  kararlı bir başkaldırı  farklı olmak farklılığı seçmek ve farkındalık yaratmak aynı zaman çalışırken dahi beyaz çorap giyinmek veya çalışmayı kafaya takmamak gibi de bir şey  ben hem çalışır hem de tarzımı uygularım demek gibi de bir şey beyaz çoraplar.  
         İş bitti demek yani oyunu kazandım demek ve ben kendimi kazanmış sayıyorum evet sıra sizde demek gibi  de bir şey,
         Benim yirmi yılda o merdiven basamaklarını saymaktan bedenimin her noktası da koşmaktan ekmeğimi kazanmaktan yoruldu törpülendi inceldi sanki kanım da eskisi gibi deli değil belimde yerinde durmuyor sanki o da törpülenmiş kaburgalarım küt küt kütlerken onlara da bir şeyler olmuş sanki ayak parmaklarım karıncalanıyor ayaklarımın içindeki ince telden sinirler bir geriliyor bir yumuşuyor sanki bel fıtığı başlangıcı diyorlar. Kafamın içinde bin bir hatıra öyle de berrak ki hepsi de kafamın içinde dans ediyor hepsini de görüyorum. Ve ben yine hayaller kuruyorum içimde bazı şeyleri kıpırdatmaya canlandırmaya çalışıyorum.
             Her şey mücadele her şey zafer. Ama bu iş kolu bizim üzerimizde iken bu kır topraklarda tek başına bir iş kolu gibi uzanıp giderken fabrikalar siz de bize de bu güzel oyunu oynamak düşer o oyun için seçilmiş birer işçi olmanın verdiği gururla ve işe çağrılmış o işe gitmiş çalışmış ve o işten çıkmış olmanın verdiği bir birikimle işte benim de çekiciliğim buradan geliyor. İşsizlerin kızların çekiciliğine kapılan çevremde bir çiçek gibi çoğalan etrafına kokular salan o çiçek gibi kokan giysisiyle gelip yaldızlı turuncu koltuğa yanıma oturan yanıma gelen bana tekrar beni hatırlatan, ben olduğum için benim adımla seslenen o sesi duymanın arzusu. Ve eski işçi ve yeni işçi yan yana oturarak sohbetler ediyoruz.

        Şimdi işçiler çoğalıyor hepsi de şu kuzey tarafındaki bisküvi fabrikalarından geliyor. Sanırım benim bedenimdeki yorgunluğumu belime vuran o sert damarı da onların varlığı yumuşatıyor. Ve kalbim yavaşça süzülerek yeşil güverteye inen bir gemi gibi demir atıyor. İş bitti son, artık hep birlikte çay demlemeli bisküvi yemeliyiz.

22 Aralık 2017 Cuma

YALNIZLIK BENİ BOĞUYOR

  KADININ ADI YOK
        Ben tek başıma iken sıkıntı basar ve bilirim biraz sonra arkadaşım Feride gelecek ve benim sıkıntımı alacak. Benim içimdeki sıkıntılarımı bir süpürge gibi gelecek süpürecek ve alacak. Bazıları da yalnız kalmaktan hoşlanır yalnızken yalnız değilmiş gibi kendi kurduğu kelimeler içinde dolaşmaktan sadece kendi kurduğu kurgularla sadece kendi ayak izinde yürür. Kalabalıktan korkar çünkü kalabalıkta asıl o kişi yalnızlaşır. Bakın nasıl kendi kendini strese sokuyor nasıl bakışları değişti elbisesinin önünü nasıl da çekiştiriyor. Onun da elindeki en güçlü silahı önündeki işi. O iş ki onu o yalnızlığından çıkarıyor kalabalığın içine o da başkalarının kalabalığı olmak yerine kendi kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Onu orada harekete geçiren hız, makineler, sıralar, acemi çaylak kızlar, usta söz dinleten vurduğu yerden ses getiren kızlar, birbirlerine bağıran karşılıklı kahkahalar atan kızlar,  yüzleri hafif tebessüm hafif kızaran kızlar, pişkin pişkin bakan kızgın bakan kızlar bir yığıntı insan kalabalığı onun orada ne işi vardı? Sözünün yerine onun da orada bir yer edinme mücadelesinde kimlik arayışındaki mücadelesi girişimi eylemi bir işin ucundan tutuşu işin onun elinden tutuşu. Öyleyse o da orada harekete geçmişse ondan her şey olur köyde olur kasaba da o zaman o kızın çıkardığı ses çok daha güzel olur o kızda yükselir kolunu daha yükseğe uzatır kımıldar meyveler toplar kendini eğip büğüp bir kimlik edinir ve kendini o boşluktan acemilikten kurtarır ve ustalığa bürünür.  Ama bakın o kız ne kadar da görkemli kendine güveni olan bir kız oldu o kendi kendine kurduğu dünya o karanlık yalnızlık nasıl da aydınlık oldu. Meğer isem bayat bir bahaneymiş o arkasına sığındığı yalnızlık, bakın üstelik nasıl da birbirlerine dönüştüler. Bakın nasılda o kızın karakteri de kısmen de olsa diğer arkadaşlarının izlerinde onların ayak izlerinden gidiyor. Yani ben benken ben değilim, ''Sen açken sen değilsin,'' reklam sloganında da olduğu gibi. Onların zayıf kalan yanları da var elbet kaçınılmaz hat çizgi hareket halinde düzensiz bir damar, huy, dürtü, nefis denen şey, Feride’yi kızdıran biri onu o olmaktan çıkarıyor bunun kaynağı ne?
        Kocaman kalabalık bir işyerinde servislere binip aynı tek tip önlüğü giyip aynı tek tip başörtüsü ile birbirlerine karışıp bazıları da gece ve gündüz birbirleriyle de uyum içinde iken hatta işyerine gelmeden önce Nesibe, Katibe, Emine Feride hep birlikte aynı müzik etrafında birleşip birlikte kahvaltı edip çay içtik birlikte yemek yedik birlikte iş önlüklerini giyindik. İşte bu yüzden ben bu işyerini çok sevdim. Çünkü tıpkı ben de olan onlar da var. Üstelik benim ben olmamı da sağlıyorlar. Bu yüzden ben onlardan ayrılınca treni kaçırmış ya da yoldan çıkmış gibi oluyorum. Çünkü onlar var iken kendi varlığınızı da hissediyorsunuz onların yanında o umursanmayan hissedilmeyen başkaları tarafından göz ardı edilen hor görülen ben belki sırf para makinası gibi görülen sırf para kazanmaya odaklı o yöne yönlendirilen ben, kaynanamın gözlerini dikip dikip bana baktığı ben, hep göze batan gergin ip üzerinde yürütülen ben, hep tavşan kaç tazı tut oyunu oynatılan ben. Ama ben o arkadaşlarımın yanında bunların hiç birini hissetmiyorum. Çünkü onlarla birbirimizi farklı gösterebileceğimiz bir sebep yok birbirimizi farklı gösterebileceğimiz bir alan birbirimizin konuştuğu kelimeleri bile anlıyoruz  ben bir kelime konuşuyorum ve kelimemi tamamlamadan bir başka arkadaşım lafı alıyor ağzımdan bundan büyük bir mutluluk anlaşılma anlaşma duygusu olur mu?



21 Aralık 2017 Perşembe

CEP TELEFONU

     Dedim ki insan şehre gelince bazı şeylere izin verebilir. Bazı şeylere göz yumabilir.  Hayata daha farklı bir gözden bakabilir. Yani gözünün birini kırparak bakabilir.  Biraz daha normalleştirerek hayatı, genişlerler rahat hareket ederler.
   İstediler, istekleri de hiç bitmez ki kimi ihtiyaçtan kimisi beklentiden kimisi özentiden. Kimisi de arzu ve hevesten,
   Sen babaları değil misin? Ne demeye göz yumuyorsun? Üstelik sen şehre bunun için mi gittin ? Bak demedi deme ‘’Suistimal kapısı aralamaya gelmez, ardına kadar açılır.’’  
     Çok göze batıyorsunuz çok, köy yerinde çok göze batıyorsunuz.  ‘’Ben hiçbir rahatsızlık görmedim. Yani altı yedi yıl şehirde kalınca doğrusu çok normal geldi.’’ ‘’Demek bu kızın giyim kuşamı seni hiç rahatsız etmedi. O kız başını örtüş şeklini değiştirmiş üstelik büyüklerine nasıl davranacağını bile bilmiyor eline bir de cep telefonu almış şimdiden iki elini de bağlamış kelepçelemiş bu da mı rahatsızlık vermedi sana?’’ ‘’Ama şehirde köyde yeni neslin hepsinin elinde var şu blok blok evlerde oturanlarda da köyde ahır diplerinde oturanlarda da her gencin elinde var.’’
     Yaşadığın sürece tek ayak üzerinde seksek sekeceksin bunu bilesin. Nereden biliyorsun? İki ayak üzerinde yürüyebilmen için arkanda doğru düzgün bir nesil bırakman gerekir.  İyi huylu büyüklerine saygılı hem kendi ayağını hizaya sokan hem de senin ayağını, bak bu yeni nesil sana hiç bakmaz bak şimdiden söyleyeyim sana. ‘’Büyüyünce düzelir o, şimdi genç,’’ ‘’Şimdi hizaya sokmazsan bazı şeyleri de kafasına, büyüyünce de biraz zor sokarsın, büyüklerini ailesini bilsin.  Nerede o eski anne babaya hürmet saygı. ‘’
     ‘’Ne yapıyor gene ne işler karıştırıyor gene neden gülüyor öyle?’’ ‘’Telefona bakıyor,’’
  Tamam işte al o telefonu elinden ödünç gibi emanet gibi al önce, yazık öyle sokmasın kafasını şimdiden o çukura acıyorum şimdi ki nesillere fazla değil iki bakar göz yuvarlak yuvarlak iki bakar göz yarın onlar da kurudular mı? Bir daha yazı da yazamaz göremez de   gözlükte işe yaramaz. Ayaklarını da hoplatamıyor bu çocuk, ayaklarını kaldırmıyorlar ki yerden, birde hoplamasını öğrenseler bir de hoplasalar o zaman işte ben burada rahatsız olmam fazla ileri geride konuşmam.
  Hani derler ya nerede o eskiler diye nerede o eski çocukluk diye ileride sen de öyle deme.