12 Kasım 2017 Pazar

ACEMİ İŞÇİ KIZIN EĞİTİMİ

   Acemi kızlar ilk eğitimlerini öğretimlerini fırın başında uygulamalı aldılar. Önce Fırının arkasına kaçan sıralarında çalıştırıldılar bozuk asort kazanlarını düzeltmede, kazanların içi karışık kırıklı ve bozuktu. Onlar önlerine tekrar boş bir kazan koydu kullanılabilecekleri onun içine sıralı dizdiler. Kırık dökük ve kullanılamayacak olanlar ise fırın bandından aşağıya doğru iniyor oradan başka kazanlara doluyordu. Iskarta kazanlarının içine dalmak ve o kazanları temize çıkarmak gerçekten çok önemli bir iş hem de meseledir.
       Çavuşları acemi kızlara tekrar tekrar bozuk kazanlarla ıskarta kazanlarıyla fırın arkasında talim yaptırdı. İşe ısınmış olanlar ıskarta kazanlarını hemen ortadan kaldırdılar yüzleri de hafif kızarmış ve gülümsemeli kızlar. O kızların tek isteği terfi atlamak fırına yakın çalışmak bisküvi sıralarını fırından toplamak bunları söylerken de fırında çalışan kızları gözetliyorlar. Öğrendiklerinde onlar gibi sıra gözetleyecekler ve birbirleriyle daha yakın arkadaş olarak çalışacaklar. Birlikte yemeğe gönderilecekler.
       Fırınlar uzun ve eni de dar konuştuklarını duyabilecekleri bir mesafede
       Alıştıklarıyla, çalışanların kullandıkları yöntemlerle ve içgüdüsel hareketlerle öğrenmeye başladıkları işleri başlarında sıra alan toplayan kızlardan pek de farklı olmayan beyaz başörtülü kızlar inanılmaz derecede onlara benzeyen bir  görüntü ve hızda mavi önlük içinde ter içinde ve rahatça taşıdıkları bisküvi sıraları da onların ince parmakları  arasında,  önce eğitilmeleri sonra fırın bandının başına geçmeleri işe yaradı hemen fırının demirine yanaştı gelen mallara karşı mevzi aldı fırından gelen mallar ince ince serili yay gibi bandın üzerinden akıp  gelince kızlarda usta elleriyle mallara saldırdılar.
       Bir süre bu şekilde devam etti fırına daha yakın daha da yakın bir süre daha devam etti.
      Şimdi daha rahat arkadaşının yanına da sokuluyor  hem gelen malları topluyor hem de arkadaşı ile sohbet edebiliyor hem de etrafına bakınıp etrafı seyrediyor.
       O ustalaşmış olgunlaşmış üzüm gibi hem bisküvi topluyor hem de diğer eli ile bisküvi yiyor. Çok fazla bisküvi yemesi işçi kızı susatıyor hele bir de o sıcağın altında fırına yakın çalışırken hele o floresan lambalar geceyi gündüz yapan lambalar da varken sıcağı büsbütün vücuduna taşınıyor.
      Her işçi kız evine gidince yorgun oluyor ter kokuyorlar bisküvi ve ter kokusu tüm vücudu terden yapış yapış oluyor yıkanıyorlar. Ve tekrar işe geldiğinde sevinçli ve neşeli.
     Evlerine varmadan direk şehre inince de şehir ve sokaklar bisküvi kokuyor. Daha fazla koklamaya çalıştığınızda daha fazla koku alınabilecek yakınlıkta işte o zaman ter kokusunu da beraberinde getiriyor. Yapılabilecek bir şey de yok iki beraber gelince

     Eve varınca ilk işleri uyku çekmek yorgunluktan mecalleri kalmayınca kafaları da kızınca daha çok sinirlenip bağırıyorlar ve kafalarını yastığa vurup öylece uykuya dalıyorlar. Hiç kimse kızların ruhsal hayatlarıyla ilgilenmiyor kızlar çalışan birer makineye dönüşmüşken. Sadece evlerine ekmek getiren birer makine mavi önlük beyaz başörtülü ter ve bisküvi kokan yataklar ve yastıklar hepsinin ortak adı fabrikalı işçi kızlar, bir rüzgar gibi mis gibi bisküvisi kokularını getiren kızlar. Sonra o kokular keskinleşiyor kızlarımız keskinleşiyor. Keskin sirke küpüne zarar misali tenlerinde koku derilerine işliyor, kabuk bağlıyor bir süre küçülmüş ufalmış bedenlerinde sallansalar hemen düşüvereceklermiş gibi incelmişler törpülenmişler bir deri bir kemik kalmışlar. Çalışmaktan memnun işyerinden memnun olduklarını söyleseler de esas olmak istedikleri yaşamak istedikleri yerler oralar değildi onlar başka yerlerde başka ortamlarda yaşamak istiyorlardı.

11 Kasım 2017 Cumartesi

YÜRÜMEK KOŞMAK

      Yürümekten bıktım kardeşim ben koşmak istiyorum.  Bir an önce tepeye ulaşmak. Diğer kişi ise o tepeye çıktı ve tepetaklak geri indi. Artık tepe filan yok. kır bacağını önündeki işine koyul. Hayatta acemisin işte her türlü imkanı önüne serdik batırdın geldin. Kırdın döktün parçaladın geldin. Şimdi hala gözün yükseklerde tepelerde. Sen ki önün karanlık önünü bile göremiyor iken karanlıkta olta sallıyorsun ya tutarsa sonra gökyüzüne bakıyorsun gökyüzüne tırmanıyorsun oradan yıldız yakalamaya çalışıyorsun sen gökyüzündeki yıldıza değil ayağını altındaki toprağa bile el değmemişken, canın tatlı iken hep dünyayı tos pembe görüyor iken daha nereye  gideceksin  ne iş yapacaksın  bakalım.
      At diyor eşek diyor.
      Ben de diyorum ki, ''Sen kimin oğlusun?
Ataların ne kadar yol gelmişlerse sen de o kadar baban at arabacı ise senin de gideceğin yol o kadar''
       ''Hayır hayır rüzgar benden taraf esiyor bak benim hayat damarlarım yenilikçi fikirler için atıyor. Benim bir idealim var kızıl elmam var ulaşmak istediğim.'' ''Öyleyse çık dala ne diye burada uyuklayıp duruyorsun? Öyleyse hareket et, kıpırda biraz, öyleyse bekleme yapma, ilerle.'' O hala şikayetleniyor, vurunuyor  mırıldanıyor bazen de hayalleriyle konuşuyordu. 
       Dinleyin siz de dinleyin onun hayallerinin sesini, yaklaşan gün ışığında bak karanlıklar nasıl da yok oldu gitti. Dinleyin onun hayallerini  biraz su dökün o hayallerin üstüne yeşersin biraz su dökün de içindeki  yangını sönsün gün yüzüne çıksın o hayaller güneş görsün biraz.Onun hayalleri çekti. Galiba güneşte fazla kaldı onun hayalleri suyunu çekti.Sen onun üzerine su döktüğünde fark etmedin mi fazla ıslandığını fazla ıslattığını 
Sen de fark etmedin mi güneşe fazla çıkarınca hemen çekeceğini

10 Kasım 2017 Cuma

HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM

Yalnız arkadaşsız safsız yalnız başına sırf kendini yalnızlığa çekmek ıssızlığa çekilmek için, yine yalnızken yalnız ölmekten hastalanmaktan ihtiyarlamaktan ve bir cinayete kurban gitmekten korkar insan, yalnız kalınca ıssızlığa çekilince. Yalnızlık aynı zaman da özgürlüktür de kendinle baş başa sevinç içinde
            Ne zaman ben kendimle yalnız kalmaya kalksam arkamdan bir sürü sorun koltuklarımın altına doluşmuş benimle geliyordu.
          Elimin tersiyle ittiğim işim,
         Kaşları çatıktı şu öfkesi biraz kurusun sular durulsun hala içindeki şeytanı ona bayrak sallıyor ''Hadi gidelim köyümüze gidelim'' diyor. Bunları söylerken de karnı açtı
      Fellah fellah gözleri, güneşten yanmış teni, çıplak ayaklı elinde çantası işten bıkmış ve işten çıkmış bir bakış attı kendi toprağına köyüne. Toprağı da ona hoşgeldin demeye üşendi. Bu köyün çocuğu değil mi? Köyün çocukları bir bir topraklarına geri gelir oysa toprak zeytin ağaçları fıstık dalları üzüm bağları onlara git git der. Sıcaktan gözlerini oynatırcasına.
        Bir kurşun gibi ağırlaşmış yüreğiyle o kişi de ‘’Köy iyidir,’’ der. Berekettir. tohumdur verimdir. Fasulye nohut, buğdaydır. Taze domates biber soğandır. Serin küfür küfür esen yeldir bostanı vardır bol bol kütür kütür yersin.
       Hala sıcaktan başı dönmüş ayakları da yalpalıyordu. Toz toprak karışık. Ağır sıcak bir hava zeytin ağaçları birbirine dolanmış en yaşlıları bile dimdik ayaktaydı. Sanki kafasını kaldırmış da ona ‘’git, git’’ diyordu. Onun ise taşın toprağın altın diyesi geliyordu. Özlemişti köyünü seviyordu da üstelik köyünde çobanlığı seviyordu çürümüş ot kokularını  bile özlemişti. Bir ağılın yanına yanaşınca da işte bu koku, koku diye sevindi gübrenin kokusunu doya doya içine çekti. Köpekler havlıyor, kadınlar uzaktan uzağa birbirlerine lakaplarıyla bağırıyor horozlar ötüyor. Ona onun kendi havasının da değişeceğinin haberlerini veriyordu. Çünkü havada gübre kokusu vardı mis mis.
         İki çocuk tabana kuvvet koşuyorlardı. Kendi evi de  kirece boyalı az ileri de yamacın ucundan görünmekteydi. Taraçalı ak sakallı evi.
        ''Bak aklını başına topla köyde kalırsan tamamen köylü gibi yaşarsın köylü gibi davranırsın. Sen şehir görmüş şehirde kalabalıkta yaşamışsın fabrika hayatını görmüş çalışmışsın. ‘’Evet işçi olarak çalıştım.’’ ''Şunu bil ki ekmekle şaka olmaz git işinin başına dön.'' ''Kusuruma bakma bana işçi unvanı verildikten sonra nerede olsa iş bulurum.'' ''Demedi deme bir kaç ay sonra kuyruğunu kıstırıp yine fabrikalarda iş aramaya gidersin.''
         
       O kişi biraz düşünmeye başladı. Eğer ki burada yaşamaya alışırsa gitmez.
      Kadınlar kızlar koştur koştur çalışıyorlardı güneşten yanmışlar üstleri başları da perişandı yorgundular bakımsızdılar. Onunda meşin ayakkabıları iki günde eskidi solmuş dudakları büzüldü müthiş bozuldu geldiğine. Burada işçilerin yevmiyesi şu kadar üstelik güneş doğarken den başla ta akşama dek. Üzerine köpek saldırdı kadınlar damlardan çıktı sonra çocuklarla birlikte bir traktöre büzüştü. Kendisinin gözleri şaşkınlıktan açıldıkça açıldı.
          Kısa kolları güneşten yandı solgun yanakları  kızardı karardı. Gözünün önünden geçen fırın ve hızla  geçen bisküvilerin hayali gözleri ıslak ıslak bakıyor şaşkınlık içinde sanki önünde bisküvileri seçiyordu. Tüm şehri selamlayan bisküvi fabrikalarını özlüyor kendi fabrikasını özlüyor o bisküvi kokan elbiselerini arkadaşlarını
      Arkadaşları ise hafta sonu onun yanına gelmişler o bisküvi kokan kıyafetleriyle neşe içinde  keyifle ona bakıyorlardı. O ise köy kıyafetleri içinde halden düşmüş  yenilmiş boka bulanmış ayakkabıları yırtılmış eski işçi kılığında eski çalışma arkadaşlarını süzerek bakıyordu. Kendi kendini yaralamış kabaca boyamıştı. Özlediği ne idi? Tahtakurulu yataklar pireli yorganlar ağıllar koyunlar mıydı?
       Beyaz çoraplarına ne oldu? Tabansız babet ayakkabılarına ha bir de fiyonklu iskarpinlerin vardı ne oldu onlara?
       Karşılık vermedi ağırbaşlıydı sadece teke ve kalıp sabunu karışımı bir kokusu vardı.
      Arkadaşlarının bakışları altında eziliyor göz kırparak cevap veriyordu. Kendisi de koyun keçi otlatmaktan dönüyordu. Tam da içini çekerek pişmanlığını dile getirecekti
      Köy meydanında arkadaşlarından bir tanesi fırladı önünde durdu arkadaşları ona geri dön çağrısı yaptı bırak bu işleri. O da güneşte yanmış kollarına çalılıklarda çizilmiş kollarına baktı sonra arkadaşları ona baktı o da göz kırparak cevap verdi çok da çabuk pes etti.
      O sordu onlar anlattı fabrikayı üç günde özlemişti ilk günde pişman olmuştu. Feleğin çemberinden geçmiş gibi pişmandı. Şimdi gözleri açıldı arkadaşları mis gibi bisküvi kokuyordu. Bir başkası çikolata bir başkası gofret hepsi unlu mamül kokuyordu. Görmüş geçirmiş bir ihtiyar da kızlara mani yaktı , '' Unu boyuyorlar  yağa buluyorlar şekere bandırıp karemela yapıyorlar şekil veriyorlar buzlukta tutuyorlar  poşetlerle koyuyorlar çocuklara satıyorlar. Amansız bir istek gibi çocukların ağızlarına verip dillendiriyorlar.
        İşçi kız, çocukların ellerine baktı hiçbirinde çikolata yoktu. Çikolata isteyen var mı? Çocuklar bağrıştı. O da hepsine söz verdi yarın işe tekrar başlayacak ve köy çocuklarına çikolata dağıtacaktı. Hepsi de kakaolu çikolata çeşitlerinden istemekteydi.
       Çocuklar yemiş kadar olduk der gibi şimdiden dudaklarını yalamaktaydı.


                  

9 Kasım 2017 Perşembe

SAKIZ ÇİĞNEMEK

  İşçiler, işiyle ilgilenenler hızlı çalışıyorlar ya da hızlı çalışıyor gibi görünüyorlar önlerinde iş tıkır tıkır yürüyor işliyor çünkü o formayı giyip de hızlı çalışan fırının hızına yetişmeyen var mı? Sadece fırına bağlı kalmayanlar bu fırın hızından muaf, onlarda kendi hallerinde çalışıyorlar ya da başka hızlara tabi tutuluyorlar. Boş durulmaz elbette işyerinde boş durmak da iyi bir şey değil herkes çalışırken onların boş boş olması olmaz tabi.
       Herkesin kendine göre bir yükü var çektiği yüklemeciler un boşaltıyor gülen yüzleri tebessüm etmekten çizgi çizgi. Sadece zayıflıktan büzüşmüş derileri elleri çuvallara tutunmuş bir uçtan alıyor diğer uçta taşıma bandına kadar çuval götürüyorlar. Taşıma bandının karşı tarafında duran da daha henüz ellerini belini dinlendirmeden ikinci çuval onu bekliyor oluyor biraz daha oyalansa sanki çuval aşağı düşecekmiş gibi adam da kendi hız ve temposunu taşıma bandının hızına göre ayarlıyor ya da karşısındaki arkadaşının hızına göre arkadaşı yavaşlarsa o da yavaşlıyor. Birbirleriyle bandın üzerinde ince uzun bağırarak seslerini duyuruyorlar. Bandın sesi işçilerin seslerini bastıracak kadar yüksek değil fakat sesler de dalgalanarak dağıldığında  motorun sesi sanki daha yüksekmiş gibi geliyor. Bu kez birbirleriyle el işareti ellerini kaldırıp indirerek anlaşıyorlar. Ellerini indirince veya çarpı yapınca ''Çuval bitti, iş bitti,'' oluyor.
        Bir ara durup indirdikleri çuvallara bakıyor işçiler  kendi bedenleri üzerinden geçen  çuvalları en az üç yüz çuval vardır burada fabrikaya iki gün bile yetmez sonra tekrar un tozuna bulalı elleri yüzleri yerlerde savrulan  havada uçuşanları da cabası un çuvallarına elini değen un oluyor
         Bu işyerinde tozdan un tozundan fabrika tozunu yutmaktan kurtulmanın tek çaresi sakız  çiğnemek sakız çiğnemek toplum içinde ne kadar saygısız karşılanıyorsa da un taşıyıcılarının bazıları sakız çiğniyor işçiler de öyle birbirlerinden sakız istiyorlar.
        Sakız çiğnemekte tıpkı sigara gibi alışkanlık yapmış bazıları için sakız çiğnemeden durmuyor ağzına hemen bir sakız atıveriyor ağzına çünkü elleri ne kadar çok işi üzerinde çalışırsa ağzı da o tempoda sakız çiğniyor. İşine tempo tutarken kendini ayarlıyor.
       Sakızı patlatanlar küçük küçük çıtır çıtır çıtlatarak çiğneyenler özene bezene ağzı kapatarak çiğneyenler eğlenmek için çiğneyenler. Bazıları da sırf falı için sakız alıyor. O günlük falına bakmak ve o umutla yaşamak için ceplerindeki bozuklukları sakıza harcayanlar. 
      Sakız  çalışanların ellerinden tutan yegane şey, arkadaşı, sanırsınız ki onca  işin üstünden beş kuruşluk sakız geliyor. Çalışanın yüzünü güldürüyor sakızı ağzına atıverince neşeleniveriyor küçük gözlerinin içi gülüveriyor.
        Bu sakız nasıl bir şey öyle? Küçücük bir şey halbuki, ‘’Bunun şekerlisi de var adamlar yapmışlar ama onlar hemen ağızda küçülüveriyor bitiveriyor çocuk oyuncağı gibi kalıveriyor. en iyisi sen dost canlısı şekersiz sakızlardan al hem ağızda büyüyor hem de aynı kalıyor nasıl bir şeyse’’
         Gerçek sakız, ‘’Gerçek sakız mı? O da ne demek?
       ‘’Küçük ama ağza aldın mı ağız suyu ile birlikte içine çektin mi tadı damağına geliyor ve büyüyor. Sen de denemelisin mutlaka ben sakız çiğnemem, deme sen de dene.’’ Sakızı upuzun dikdörtgen şeklinde önce burnunun üzerinden sürerek gezdiriyor kokluyor kağıdından da kendine yeni bir umut ararcasına falına bakıyor ve elindeki kağıdı daha sonra katlayıp iş önlüğünün üst cebine koyuyor. Sakızda sıkılınca sakızın rengi de hafif dişlerinin sarı rengini aldığında o sakızı hiç atmaya bile tenezzül etmeden tekrar kağıdına sarıyor üst cebine yerleştiriyor. Sakız onlar için bir ganimet kadar değerli sakız bu öyle çiğneyip atmak olmaz. Onun sakızla geçireceği koca bir günü var.  Dayanamıyor tekrar çıkarıyor sakızı cebinden tekrar un çuvalları belinin üzerindeyken o davranıyor sakıza, olabilecek en kıvrak bir hızla sakızı kağıdından çekip çıkarıyor, son bir damlasına kadar kağıttan çıkarıyor ağzını eze büze kağıdın içine sokuyor ağzı kağıdın içinde saklı orada bir müddet öyle kalıyor ve sakızın tamamını ağzının içine çekip alıyor.
         Çok mutlu oldu şimdi çok, karşısına görevli amir çıkıyor o da aldırmıyor sakız çiğneyenlere ''Kolay gelsin,'' diyor yüksekçe bir sesle. Ceplerine sıkıştırdıkları sakızları onlara itaatkar bir sevgiyle ağızlarında geviş getiriyorlar, ağızlarının sularını bir getirip bir götürüyorlar.

       Toplum yerinde sakız çiğnemek hoş bir şey mi? Bana sorarsanız hiç de hoş değil. Ben olsam çiğnemem. Toplum yerinin toplumda çalışmanın bir kuralı var çünkü. Ama bir başkası da ben sakız çiğnemem diyemez sonuçta o da bir ihtiyaç sen çiğnemiyorsun diye diğerleri de çiğnememezlik edemez. Sonuçta onların ihtiyaçları varmış çiğnemişler üstelik kendilerini de öyle alıştırmışlar. 

8 Kasım 2017 Çarşamba

ÇALIŞMAKTAN NEFRET EDİYOR

     Söyle bakalım ne zaman çalışmaya karar vereceksin? Kaç zamandır kahvehanelerde sürtüyorsun alışkanlıklarım var benim diyorsun onlardan vazgeçemem diyorsun ha bir ideallerin. Ha bide de bu gün pazar ve senin için her gün pazar işin yok paran yok ve her gün evdesin güneş yakar, fırınlar sıcak, yağmur ıslatır, hep bir bahane senin de bir damla yağmur yağdırmaya niyetin yok. Oysa bu şehirde bisküvi kentinde bardaktan boşanırcasına yağmur gibi iş kaynıyor.
          İşsizlik rahatlık hoşuna gidiyor işten nefret ediyor. Buraya buralara iş getirdiniz diye de bisküvi patronlarına kızıyor çünkü herkesin ağzında aynı sözcük ''Neden fabrikanın birine girip çalışmıyorsun da boş boş geziyorsun?''
          Tembellik işsizlik onun tenine yapışmış onu bırakmıyor.
          Çalışmaktan  nefret ediyorum o yüzden buralara takılıyorum. Buralarda her iş lafı açıldığında şu bozkırın ortasında tek iş kolu bisküviden söz ediliyor. Başıma dikilmişler mecburmuşum gibi oradaymışım oradan da başka iş yokmuş gibi kızıyorum ama üstüme gelmeyin bak ha o hiç istemediğiniz cümleler ağzımdan çıkabilir.
           
        Onun hayatında gülmek eğlenmek neşe olacak. O biraz kaçık uçuk hayat yaşayacakmış o yüzden o bulunduğu şehirden kaçtı o bisküvi fabrikalarından o alınyazısı gibi duran işten kaçtı. O gittiği şehirde de sefiller gibi çalıştı sular seller gibi ter döktü ben fabrikalarda çalışmam çalışan da köledir diyen kişi köleler gibi de çalıştı o gittiği şehirde hoşlandığı tek bir şey bile yokmuş üstelik o şehirde. Ama orada da bir şeyi öğrendi çalışmayı.
          Çalışmak hem ruhen hem de bedenen çalışmak. Bedenen çalışmak iyi kemiklerinin kütürdediğini hissetmek akşama kadar terlemek akşam da yorgun olduğunu bilmek sabahta vücudunun hamlamış olarak uyanmak. Meğer isem para kazanmak ne kadar da zormuş. Çalışıyor parayı kazanıyor ve harcıyor o ben fabrikalarda köle miyim ki çalışayım diyen adam köleden beş beter çalışıyor. Ve kendi kendine bulduğu cevap savunma cümlesi ''Ben işimin kölesiyim ben işimi seviyorum. Garsonluk yapıyorum sabah dokuz ve gecenin üçü patronla böyle anlaştık servise çıkıyorum bulaşık yıkıyorum.'' Burada çalışanların hepsi rezil sanırsın ki hepsi de işinin kölesi olmuş kapı dışarı edilenler yeni işe girenler kavga edenler dalaşanlar aslında oralarda da hiç biri işinden memnun değildir. Hepsinin ağzında da aynı sözcük ''Ama bu haksızlık!'' Çığlıkları sonra da kendi kendileri yargılamaları ve susmaları
        Ben uyandım, yeni uyandım bu çığlıklar beni uyandırdı. Önce içimdeki beni tembelliğe ve çalışmaya karşı dolduruşa getiren düşmanlarımı içimden savdım. Hepsine kapı dışarı dedim.
      Yarın pazartesi benim için yeni bir gün yeni bir işbaşı olacak. Kendi şehrimde yeni bir işe yelken açacağım. Bisküvinin anavatanı Karamandan Avrupa'ya ve dahi tüm dünyaya yayılan o tat o kokunun diyarında bisküvi fabrikasında ben de çalışacağım.

      Benimde bir işim var. Tembelliği ve işsizliği kovdum lügatimden yaşımda büyüyor işimde yürüyor. 

7 Kasım 2017 Salı

YORUMSUZ TERENENNİ

    İçlerinde ölmüş olan yaşama sevincini diriltmeye çalışanlar sadece yaşam hakkına saygı gösterip de yaşama tutunanlar. Hepimiz et ve kandan yaratıldık hepimizin elinde olan imkanlar ve olmasını istediğimiz imkanlar. Bir sihirli değnek olsaydı hayatında neleri değiştirmek isterdin mesela? Hangi yoldan gitmek? Gülüyordu. Kim bilir kaç kere söyledi dili bu şarkıyı da kaç kez kaç kez yaşadıklarını ayağının dibinde buldu. Ölü gibi şeyler ‘’Ölü yatırımlar’’ diyor ve yine gülüyor. Kim bilir böyle kaç kere boş boş hayallere kapılarak kendini böyle kötü kötü konuşturdu. Diyorum ki elinde olanla karnın doyar hayalle başkalarının verdikleriyle ben veririm o verir sonra da başının belası olur sonra da o eliyle verenler kendi elleriyle kendilerine kötülük yetiştirmiş olur söz eder laf eder konuşturur  kendini. Bana değil ona kalır  günahı ama o da üstüne alınmaz. Özellikle kadınlar analar bacılar çok dikkatli olması lazım sonra o güldüğü şey başına geliyor sonra yaptığı iyiliklerle baş başa kalıyor.
      Bir insan başkalarının kendisine saygı göstermesini istiyorsa o kişi önce kendisine karşı saygılı olmalı. Ama oldum olası insanlar anlamadılar bu cümlenin oluşumundan.
     Başka bir yol daha gösteriyor şu uzaklardan yaklaşarak gelen, kimsenin söylemediği ya da elinden geleni yapmadığı sadece baktığı. Hata yapmaktan korkanlar, vay anasına hatalarının üstüne oturmuş o kişi de gülüyor.

6 Kasım 2017 Pazartesi

KİŞİSEL VEDA

       Benim zamanımda da yağmur yağdı rüzgar esti bulutlar çıktı içim kabardı duygularım ağlaştı, başkalarının gölgeleriyle oynaştı sonra duruldu duygularım yumuşadı, saklanan güneş açıldı. Benim toprağım da bereket verdi kıt veren toprağım işte bu yüzden onun da eziyet görmesi gerek.
      Tembellik senden uzak olsun tembellik seni esnekleştirmesin. Söyleş keyfe gel gül neşelen konuş. Üşenme konuşmaktan karşılık vermekten. Çekiniyor musun karşılık vermeye? Güçlük mü çekiyorsun konuşmaya? Kımıldat o kalın dudaklarını sarkıtma malağını. Sabah sabah güzel haberler ver bana konuş yuvarlak cümleler kur mesela,
        Sabah ve çay birlikte insanı keyfe getirir. Yüzünü evcilleştirir. Yüzünün gözünü gönlünü açar. Uyku sersemliğini alır seni yavaşça bu güne zamana hazırlar.
         Çayını iç ve keyfe gel ta derinlere kadar çek çayını ''of be,'' der gibi içine çek çayı usulünce iç ve konuş, sonra da keyfe gel otuz iki dişinle gülümse,
        İşte tam o sırada aklına esen şeyler de gezin ılık ılık dolaş kendi dünyanda bir gezginci gibi ufak tefek şeylere de gülümse bir gülümsemenin sana karşılık vereceği ufak tefek şeyler, parayla satın alamayacağın şeyler, parayla kazanacağının iki katı şeyler
     Kendinle iyi vakit geçirmesini biliyorsan hangi işte kimin yanında çalıştığında o kadar fark etmez. Sen iyi niyetli oldukça iyilik ve tebessüm tozlarından etrafa saçtıkça mutlaka karşına da öyle biri çıkar. Çünkü rahmet bulutları birbirini çeker. Rahmet koca bir yumaktır ucundan tutana kendisine istediği tip de örgüyü örer. Senin anlayacağın o rahmet bulutlarını çağırmakta kolaydır. Tebessüm etmek ve iyiliği çağırmak hayatı yaşamak o zaman çok daha kolaydır, çalışması da yanındaki ile anlaşması da çünkü orada şeytanın işi yoktur mutsuzluğunda karamsarlığında. Kötü şans diye bir şey de yoktur orada tüh de de keşke de demezsin üstelik kendi kendine kendinin aldığı ve kendini donanımlı hale getirdiğin silahların tebessüm ve iyilik tohumlarınla,
        İçinde seni boğan seslerin, içindeki ateşe, bir rüzgar çıktı içindeki ateşi söndürdü  içindeki ses sustu bağırmıyordu. Öfke yoktu kötü bulutlar dağılmıştı güneş vardı sakinlik vardı yüzü de gülümsemeliydi.
    Komik bir fıkra geçmişin raflarından indirilmiş komik bir anı iyi giderdi. Şu an ama yapmamış olduğu bir şeyi de yapmış gibi anlatması da olmazdı. Kanlarını kaynatacak onları neşelendirecek bir olay. Sessizlik. Bazı palavraları sıkmak için de dişli olmak lazım ehil kişiyi canavarmış gibi göstermek için

            En iyisi benzetmeler tavşanlar, leylekler, kazlar, tavuklar, koyunlar, kuzularla siz olsaydınız nasıl benzetmelere giderdiniz? Sanırsınız ki aç tavuk kendini buğday ambarında zanneder onun gibi mi? Ya da tavşan dişli, leylek bacaklı, tüyü yolunmuş kaz, korkak tavuk, koyun gibi, kuzu gibi mi?