9 Ocak 2018 Salı

YILLAR ÖNCE

    Küçük yürekli çocuklar ayarsız giden bir çocukluk çağında koşarlarken düşerlerken yapa yalnız duygularla ve hayallerine de sırtlarını dönerek ayarsız giden geçimlerine ve gidişata bir dur demek için bisküvi toplamaya gönderildiler. Aynı mahalleden üç beş küçük kız çocuğu, yan yana evlerindeki ocağa çıra olmaya o ateşi tutuşturmaya rızalı imiş gibi gönderilen küçük kızlar,
        Yapayalnızken.
        İşte o kendine güvensiz kız işyerinde takım ruhu ile çalıştığı arkadaşları arasında  kendine güveni kazanmış işini de öğrenmişti. Önce servislere doluşuyorduk sonra bir binanın  içine doluşuyorduk. Bisküvi toplamaya gidiyorduk. Üzgün ve kederli değil sevinçle gidiyorduk. Bir makinenin kızları grup halinde Selma, Ayşe, Fadime, Sevim Gülhan ve ben bir gün önce işsizken garip iken şimdi aynı yolda aynı işte ve kendime güvenle aynı yolun yolcularıyız. Altı kız çalışma ve para kazanmaya ailelerimize yardıma ant içmiş kendilerine olan güven ve inançla bisküvi yollarındayız.  
        Fabrikaya girmeden önce param yoktu pulum yoktu. Çalıştım bir ay boyunca da yoktu. Bir ay sonra ama olacaktı.  İşe gitmek için herkes için bir zaman vardır. Bizim yaşımız küçük fakat işe gitmek için zamanı gelmişti. İşe gitmemiz gerekiyordu bu ailelerimizin verdiği bir karardı.
       Belki evin en büyük çocuğu olduğum için bedel ödüyordum belki de fakirliğin bedelini bana ödetiyorlardı. Bir de neden ben? Neden? Diye sorsaydım üstüne bir de azar işitirdim, o yüzden sormadım. Gitmem işe gitmem gerekti gittim. On üç yaşımı bile sorgulamadan gittim. 
        On üç yaş yeterli mi çalışmak için yeterliymiş. Sormak bile anlamsızmış.
       Sen de servise bin ve işe git ve çikolata bisküvi yemenin tadını çıkar. O coşkuyla ne var bisküvi fabrikaları hemen şuracıkta yanı başımızda


8 Ocak 2018 Pazartesi

SEN ŞİMDİDEN GELECEĞİNİ GÖREMEZSİN

   Şimdilik seni rahatsız eden yok. Sesini çıkaran yok. Ama arada bir birilerinin sana sopasını göstermesi lazım. Hep uyuyorsun. Neden? Bu kadar çok şey olurken hayatta görülecek bunca şey de varken oysa sen uyuyorsun. Eskiden hayat sıkıcıydı hepimiz uykudaydık Aptalca gaflet halinde babalarımızın koyduğu adla kalır, onların bize bıraktığı evler de yaşardık. Annelerimiz de iki yaşına kadar çocuklarını emzirir onlara bakarlardı.  Genç kızlar dört duvar arasında büyür sonra oğlan anneleri oğullarına uygun kızlara bakarlardı.  Belki de zamanı gelince annenin kaderi kızına çeyiz olacaktı. Belki de annesinin gelinliğini giyinen kızlar onlarla evlenecek annesinin bebeklikten hazırladığı çeyiz sandığındakiler yetmiş iki parça yemek takımı, dantel vitrin takımı örtüleriyle, kendisine yeni evini düzecekti. Kim bilir yine hiç yerinden kımıldamamak üzere oraya yerleşecek çocukları olacak onları besleyip yıkayıp büyütecek sonra sessizce ölüp gidecekti. Bu ne şimdi gaflet uyuklama hali değil mi? Ama şimdi kendi gözlerimizle görüyoruz her şeyi gözlerimizde açıldı. Şimdi pek çoğumuzun da durumları iyi eskisi gibi bulaşık, çamaşır yıka soba yak derdi de yok, pek çoğu bunları kaygılanmıyor bile. Çünkü pek çoğunun evinde makineler var ve yine pek çoğunun kaygılanmasına da gerek kalmadı, çünkü hazır onların önlerine iş de geldi. Yerli malı kendi şehirlerinde kurulan fabrikalar yine hiç kımıldamadan kendi evlerinde kapı önlerinden servisler alıp götürüyor onları.  Yerli üretim halis muhlis bisküvi üretiyorlar. Onlar da bütün gün ve gece fabrika yollarında ayak tepiyor.  Pek çok ev kadını da bu işlere girip çalışmak için can atıyor çocukları yedirmek giydirmek yıkamak için lazım olan şeyleri de alabilmek için o tembellik gaflet hırkasını üzerilerinden çıkarmak kendilerince bir şeyler değiştirmek zamanı hızlandırmak için. Gelecek kaygıları, çünkü kendileri gibi vasıfsızlar fabrikalara girip çalışanlar ilerliyor kendilerine güzel günler hazırlamak adına çalışan kadınların oluşturdukları gruplar. Kadınların oturuşları kalkışları konuşmaları bile değişiyor. Ayrıca yalnız da değiller orada hep birlikte uykusuz da kalsan uyusan da bu yüzden yapman gereken şey bu ekmek savaşında girip çalışmak ve arada bir çocuğuna ekim yapmak, çocuğuna da sopayı göstermek (sopa derken onun her ihtiyacını karşılaman yerine sınırlamalar getirmek, ölçüler koymak) ekmek kazanmanın mücadelenin var olduğunu beynine sokmak, yoksa oturduğun yattığın yerde bir tas tuzlu çorbanın da dahi önüne gelmeyeceğini anlatman gerek.  O çocuğun ki ileride sana hak verecektir. Teşekkür edecektir. Senden ona kendisine daha iyi bir gelecek hazırlaması için bir nasihattir bu bazen sopayı göstermek. Bak şimdi onlarda işe gittiler o tembel çalışmayan uyuklayan gençler, yarın erkenden kalkabilmesi ve yola çıkması için şimdi sadece erkenden uyuması gerek. Şimdi de ‘’Senin gidip yatsan iyi olur.’’ Demen gerek. İki nesil arasındaki mesafe gittikçe daralıyordu.

        Sen çalışmıyor musun? Ben çalışıyorum bilmiyor musun?

5 Ocak 2018 Cuma

NE KADAR GURURLUYUZ

      ŞERİFE *FATMA                 Hazır önümüzde çalışacağımız ve kendimizi gösterebileceğimiz bir iş varken. Üstelik makinenin başında beşimiz de genciz daha yirmi beşinde bile değiliz. Dışarıda hava güzelmiş mevsim kışmış yağmur çiseliyormuş kadınlar kızlar dışarıda dolaşıyorlarmış, onlar ise hızla önlerine gelen bisküvilere saldırıyorlar, fırının hızına yetişmeye çalışıyorlar. Gençliğin tereddütlerinden belirsizliğinden ve şaşkıncılığından da sıyrılmış olarak doğruca önlerinden akıp giden bisküvilere bakıyorlar. Onları bekleyen makineler bisküviler ve paletlere. Ellerimiz tetikte hazırlıklıyız her boş palet yanaştığında her makinenin bıçağı ağzını açıp kapadığında o bıçak ki çok hızlı bir şekilde ağzını açıp kapatıyor. Her yer hız ve sağlam ayağını yere basan kızlarla dolu. Hepimiz de güzel çalışkan kızlarız ve hepimizin de alnına bu iş yazılmış gibi toplama da ben beslemede Şerife onun yanındaki Fatma tenlerimiz dahi birbirine yakın sıkı fıkı arkadaşız. Farklılıklarımız da var tabi ki o kesin ve keskin bir bıçak gibi bizi birbirimizden ayıran mesela sarı olan Şerife gevrek gevrek güler sarı suratlı elinde de sanırsın ki bisküvi değil küçük küçük ekmek dilimleri taşır öyle de hürmet gösterir elindeki nimete, onun yanındaki Fatma süslü sürmeli onun da üstü örtülü sırları vardır. O beyaz yüzü ve beyaz teni içinde ama her ikisinin de elleri yan yana duruyor bekliyor kıvrım kıvrım akan bisküviler her birinin aralarını da kapatmaya hazır olan işlerinin önünde. 
         Hazır bekliyoruz gelecek günleri gelecek güzel günleri daha güzel günler de gelecek biliyoruz. Her kıştan sonra gelen bahar mevsimi gibi yaz günleri gibi burada iyice soğuğunu almış demlenmiş olarak  stoğumuzda biriktirdiklerimizle kendimize yetiştirdiğimiz meyvelerimizle daha sonra o biriktirdiklerimizle  meyveler toplayacağız. Şimdi meyve yetiştirme biriktirme derdindeyiz. Fırının üzeri sarı sarı yuvarlak bisküvilerle dolu ben onlara ‘’gel,’’ diyorum onlar da bana doğru geliyor.
          Önlüğümüz mavi üzerimiz kolonya kokulu anıtkabir nöbetindeki askerler gibi dimdik işimizin başında ayaküstü nöbetteyiz.
          Bisküvini o güzel kokusunu her yerde her gittiğimiz yere üzerimizde taşıyoruz.
          Daha önümüzde çok uzun bir zaman var dışarıdayız sokaklardayız genciz de, ne yapalım? Diye Şerife sağına soluna bakınarak bana sorduğunda, İsmet Paşa da dolaşalım mı? Biraz temiz hava ve belki kendimiz bir pantolon bakabiliriz. Belki terziye gider önlüğümüzün daralttırabiliriz. Ya da evde kalıp yağmur damlalarının cama vuruşunu seyredebiliriz ya da birlikte batırık yapabiliriz. Hiç kitap okumak kendimiz geliştirmek aklımıza gelmiyor. Durup durup işyerinde yaşadıklarımız birbirimize anlatırken patlattığımız kahkahalar her birimizin bisküviden kendimize taktığımız takıştırdığımız süslediğimiz şeyler takılar eşyalar süslemeler.  Sanki zincirle bağlanmış gibi birbirimize bağlı gizli birlikteliğimiz. Sen sor mesele servis kaçta gelecek sen sormadan onun da dilinin ucunda ağzındaki bakla ayrıca senin serviste yer aramana bile gerek yok o arkadaşın önceden binmiş ve senin yerini ayırtmış bile
        Fatma ‘in aklı hala post makinasına taktığı ve çıkardığı kredi kartında bu günkü yaptığı alışverişlerinde harcamalarında çünkü o da bu gün düğün alışverişi yaptı onun da düğünü yakın.
        Ne tuhaf bize bir şeyler olmuş, her birimiz şeker tabağında misafire sunulan şekerler gibi öbekler halinde iken armudun çöpü üzümün sapı derken her biri işyerinde bir başka yüzde bize bir şeyler olmuş.
         Onları daha önce böyle görmemiştim. Şimdi her şey donuklaştı, her şey sabit.  Fatma evlenecek ama evlenmeleri ertelenmiş, geriye dönülmeyecek bir şeyler olmuş.  Şerife’nin boynundaki yük iki kat daha artırılmış. Artık daha özgürce birlikte takılıp gezemeyeceğiz. Bize bir şeyler olmuş
         Ama sadece işimiz bizim aramızdaki bağı zincirleri koparmamıza engel, o evlerimizde yeni düzenimizde yüklerimiz ağırlaşmadan, kendimiz de yeni bir hayata başlamadan önce nasıl sabitlendiysek buraya aynen öyle devam ettireceğiz. Bu mengenin içine nasıl sıkıştıysak nasıl sıkıştırıldıysak öylede sıkılaşıp sağlamlaşacağız.


4 Ocak 2018 Perşembe

ÇİÇEKLER AÇIYOR

     Kızların gönüllerin de çiçekler açıyor kalpleri ferahlıyor. Üzerlerindeki baskı yok oluyor kayboluyor. Bütün engelleri kaldıran onlara çalışma şevki gücü veren işleri, işyerleri. Bir karabasan bir kaos gibi önleri karanlıktı önlerini göremiyorlardı hayatlarına bu işyerleri bir düzen getirdi. Kendileri de bıçak gibi keskinleşti. Giyimleri tek tip olmuş tek tip iş kıyafeti. Saçlarını eskisi gibi gösteremiyor kızlar fakat kendilerinde bir güven var kendilerini beğenmişliklerinden de değil bir hava var üzerilerinde Terbiyeli bir hava sadece kendilerini göstermek ‘’Ben de varım buradayım,’’ demek için çünkü kızlar geçmişlerine gelenekleri de bağlılar. Onlar sadece oyunun bir parçası, çalışma oyunun, onlar hayatın da bir parçası arkadaşı nasıl davranıyorsa kendisi de öyle davranıyor. O sakız çiğniyorsa o da çiğniyor o cep telefonunda selfi çekiyor yediğini içtiğini gezdiği yerleri facede paylaşıyorsa o da paylaşıyor. Ama davranışta her benzetme de aynı izi taşımıyor bazıları beceremiyorlar çok gösteriş ve özentili davrandıklarını hissettiriyorlar.
         İşçi kızlar iş arkadaşlarıyla dışarıda da bir araya geliyorlar. Her biri birbirinin yansıması şeklinde benim en sevdiğim arkadaşım Meryem onunla sokağa çıktığımda kendimi taçlandırıyorum. Bu buluşma, çünkü işyerlerinde bizler birbirlerine saldırırken, iş bize saldırırken şimdi dışarıda sanki hiç o işleri bizler görmemiş hiç çavuşun veya amirin azarını işitmemiş gibi havalı, kendimizle barışık, ağırbaşlı ve güvenli görünüyoruz. Gençliğin verdiği bir hevesle her ikimiz de uçmaya kanatlanmaya istekli her ikimiz de aynı şarkıyı söylerken aslında her birimizde kendimize özgü kendi şarkısını söyleyen sesler çıkartıyoruz. Yine gençliğe özgü acımasız ve vahşi bencilce isteklerimizle hayattan beklentilerimizle kendimizi çatlatana kadar bağrımızda ne varsa salına salına döktürüyoruz farkına bile varmadığımız o ayak seslerimizle.
        Meryem nişanlandı. O makinenin başında nişanlısından, yatak odası döşemelerinden, tüylü simli parlak gece elbiselerinden bahsetmeye başladı.  Her genç kızın rüyası hayata yeni atılmış acemi çaylakların pek çok sevdiği özendiği ve başkalarının anlatımlarıyla deneyimleriyle de kendi hayallerini süslediği şarkılar. Olsun yine de biz iki arkadaşız bir araya geldiğimiz aynı ortamlarda farklı şeylere de ilgi duyabileceğimizi ve konuşabileceğimizi de ispatlıyoruz. Farklı şeylere ilgi duymak ve konuşmak bitmeyen zaman dilimi içinde, bitmeyen bisküvi önünde, o gidiş gelişlerin içinde zamanı dağıtıp, bizi rahatsız eden, kapatan, hapis eden, o kalın duvarlarla örülü büyük evin içinde. Sürekli açık tuttuğumuz gönül kapılarını, bizi çeşitli kışkırtmalarla baştan çıkarmaya çalıştığı özgüvenimizi aşağılayıp yaralayan sorumlularla, kendi iç dünyamıza kendi gönlümüz içine sokulurken burada yan yana otururken,  yan yana bisküvi toplarken birbirimizi seviyor ve birbirimizden duymak istediğimiz sözcükleri birbirimize fısıldıyoruz. Haydi sizde yanı başınızda oturan iş arkadaşınızla kendinizi içinizde bulunduğunuz karanlıktan aydınlığa çıkarın. Haydi gelin hiç esirgemeden birbirinize gücünüzü verin ellerinizi birbirinize ve aklınızda ne varsa söyleyin birbirinize yalnızlığınıza olan hazırlığınız bitsin, gizli saklı ne varsa kaçamak günler yapılan itiraflar coşkulu neşeli anlar. Sımsıkı sarılmış yumaklar gibi iplikler çekin birbirinizden anılarımızı hatırlatın anlatın. Dünü bu günü geleceği,
       Bu köprünün altından ne sular geçti. O köprüyü geçtikten sonra işin üzerimizdeki ağırlığı kalktıktan sonra sanki etimiz dahi değişmiş gibi bambaşka bir kılıfta bambaşka bir elbise içinde. Balkonda asılı havalanan önlükler arasında rüzgarın dahi getirdiği kokular. Öncelerinin mutfak işçisi şimdi evinin hanımefendisi kendini büyütmüş bir aslan edasıyla ellerim de bir yığın gümüş artık ellerime de üflemiyorum bak bir üst kata çıkıyorum bak sen de isyancı olma o ağacın altında o ağaç sayesinde ben şimdi ellerimi yukarı kaldırıyorum daldan meyveler topluyorum. Güneşin ısıttığı taşlara oturuyorum mavi gökyüzünü bazen denizi seyrediyorum. Geçmişin anılarının aklıma gelenleriyle hafızamın süpürüp getirdikleriyle bir masanın ucunda yazılar yazıyorum sizlerle paylaşıyorum.
            Seni seviyorum Meryem



3 Ocak 2018 Çarşamba

ARKADAŞLARIM


NURCAN UMUTCAN ŞEFİKA FADİME
      Arkadaşlarım birinin adı Gülhanım diğerlerinin ki Şükran, Züleyha, Huriye hepsini de burada  tanıdım. Bu büyük kalabalığın içinde. İyi günde kötü günde kar da kışta onlar da tıpkı benim gibi bisküvi fabrikasına çalışmaya geliyorlardı. Gerçekten bu fabrikalar bizim için kurulmuştu. Bütün şehir akın etmiş komşu köylerden ilçelerden bile iş için gelmiş. Büyük bir işsizlik var yokluk var geçim derdi var kadınlar var güçleriyle canlarına dişlerine takıp çocuklarını dahi evlerine kapatıp çalışmaya gelmişler. Her şey ekmek için yaşam kalitelerini biraz yükseltmek için.
          İşçi kızlar arasında at gibi çalışan, it gibi saldıran, kuş gibi şakıyan, boyu bir metre olan, iki metreyi de bulan kızlarla, şişman olup ağır adım atan, çelimsiz olup keklik gibi seken ve resimlerdeki kadar güzel hatta güzeller güzeli kızlar da vardı. Çok şaşkın heyecanlı ve sevinçli hepsine tek tek göz gezdirdim çünkü ben de onların içinde çalışacaktım. Çavuş beni bir işçi kızın yanına verdi. Kızın peşine düştüm ayaklarımla ve gözlerimle onu takip ettim. Bir diğer taraftan da kakaolu kremalı bisküvi yiyordum doymak bilmiyordum. Kendi kendime ‘’Tam kaynağına düştün ye yiyebildiğin kadar utanma sıkılma açlıkta da çekme üstelik bedava da,’’ diyordum. ‘’İşte gerçek bisküvi gömül içine burnunu batıra batıra koklaya koklaya ye.’’ Takip ettiğim kız durdu bir boş kazan aldı arabaya attı bir daha, bir daha biraz karton kutu, birkaç koli bandı, hepsini araba ile itekledi, kaldırdı yük asansörüne bindirdi ki o güzel dediğim kızlardan birisiydi yelkovan gibi de sallanıyordu.  Hemen ani hamle ile kendisini sıçrattı o sıçrayışla merdivenlerden ve dahi asansörün çıkış kapısında kendisini buldu. Tekrar bir sıçrayışla arabanın kollarını kavradı ve ön tekerleklerini kaldırdı. İşte o zaman en basit bir iş için bile idman yapmam gerektiği hızlı ve atik olmam gerektiğini anladım. Kız hiç konuşmadan hızla arabayı sürdü. Bu ara işlerinde fazla söz istemez göz el ve ayaklar konuşur. Neyse fırının kuyruk kısmına vardık kız bir itişle arabadakileri indirdi. Bisküvi toplayıcılarının yanına kadar geldik. Orta yaşlı iki kadın oturmuş hızlı hızlı kutu naylonluyor koca fırına naylonlu kutu yetiştirmek için tırnaklarıyla elleriyle canla başla çalışıyorlar. Ben de onların önlerine kadar kutu çektim getirdim. Ben her önlerine daha yakın getirdikçe kadınlar neşeleniyor canlanıyor bana da gülümsüyorlardı kıza da aynı şeyleri söyledi fakat o kız aldırmadı çünkü kız o sırada ikinci partiyi getirmek için hazırlanıyordu.
              Fırından bisküviler geldi kızlar topladı, kutulara doldurdu, gramajları tartıldı bantlandı etiketlendi paletlere istif edildi.
          Kızlar ara sıra kafalarını kaldırıp fırının çıkışına bakıyorlar tekrar bisküvi toplamak için davranıyorlardı. Ben de o kızla tekrar yola koyuldum otuz tur belki ama Allah var kız hiç bana mısın demedi hiç halinden şikayet etmedi ama o kız hafta sonunda da işten ayrıldı. Bir sabah ‘’Ben yarın işe gelmeyeceğim,’’ dedi ve gelmedi. Bir ay o kız yoktu bir ay sonunda özgürlüğüne doymuş olmalı ki tekrar geldi işe başladı.  Benimle bu kez konuşmaya başladı ‘’Kurban olurum işime gittim denedim gördüm. Sen sahip çık işine üstelik evdekiler senden para bekler seni düşünen mi var?’’ Onunla arkadaşlığımız o zaman başladı Adı Nurcan ondan sonra da Umutcan ve Züleyha’yı buldum. Hepsi de bana benzeyen kadınlar. Hepsi de ailelerinin yük trenleri. Hepsini de çaresizlik vurmuş sırtlarını bisküviye dayamışlar.  Çaresizler zavallılar hepsi de kavun karpuz gibi sırtlarını birbirine dayamışlar dağ gibi yığılmışlar. Eğil bir tanesine hal hatır sor bin ah işitirsin yaramı deşme der gibi de bir ses işitirdin. Üstelik yaralı olduklarından zannederdin ki suratlarından düşen bin parça ama öyle değildi işte gülüyorlardı. Çünkü burada öyle kavun karpuz gibi dışları güzel içleri sulu ağıtlarla dolu kızlar, kadınlar çoktu. Sergi gibi serilmişler istediğini aç bak binlerce kavun karpuz seç al ve yaralarını da görmek istiyorsan kes. Ama bunlar gerçek insanlardı.  Kavun karpuz değillerdi ki mahkeme salonlarında biten evlilikleri mi aran? Kadınların hemcinslerini kıydıklarını mı? Yokluk ve yoksulluğun içinde birbirlerinin üstüne binenler. Bu işler her yerde aynı, kalabalık ortamlar da çarşıya gidin evlere girin sokaklara okullara hep aynı tüm şehir hayatı ekmek uğruna feda edilenler. Hoşuna gitmiyor mu? Böyle eylem ve davranışlar? Ağır taşı ne yel alır ne de sel gerçekten ekmeğinin peşinde olan kadın ağır kadındır, kendini ekmeği uğruna ön plana çıkarmaz, önce kendini kendi iç mahkemesinde tartar başkalarını aldatmaz, başkalarını kendi çıkarı için kullanmaz. Bol çalışır sevgiyle sevdikleri için çalışır ağır ağır ve sevgiyle alır verir. Alışverişi de sevgiyledir. Yediği yemeği de bisküvidir ki sanırsın ki bitmeyen bisküvi ile bir akrabalığı vardır işvereniyle de bol bol çalışır hep vericidir. Tam bir Türk anasıdır. ‘’Peki şu yanı başında sevgiyle çalışan arkadaşının adı ne?’’ Şefika.  ‘’Ya yanındakinin?’’ Necla. Çok sevmiştim ben Şefika’yı onunla arkadaşlık kurabilirdim tam çalışmak istediğim ortamda bana göre bir arkadaş sağlam ve güçlü güvenilir sıkı dost. Çok çabuk ve çok da güzel anlaştık. Aynı iş önlüğü giyiyorduk ne de olsa. O da yorgundu ben de ama bir konuşmaya başladık mı o yorgunluk hırkasını ikimizde üstümüzden atıyorduk kollarımızda yorgunluğun üzerine çelik gibi sağlam bir kaplama ile kaplıyorduk bu bazen demir gibi sağlam ve güçlü oluyordu.
          Büyük bir güç her biri birbirine benzeyen kadınlar, kızlar, evliler, boşanmışlar, sönmüş ocaklar, alevlenen yürekler hepsi de bu işin üstünde bisküvi üstünde bu kaynayan büyük kazandan yemek yiyorlar yemek pişiriyorlar. Ne topluyorsun dertlerimi? Ne biriktiriyorsun sevinçlerimi? Ne bisküvi ya? Derdi topluyor sevince veriyor, dert ve sevinçten kendilerine yaşama sevinci çıkartıyorlar. İşte yaşamdan ders almak bu birbirlerine kuvvetlerini verenler hoşçakal dertler sorunlar, sen neşeden haber ver. ‘’Bu aynı dertten ben de var, onda da var o gülüyor ve o olayın içinden çıkıyorsa ben de çıkarım.’’ İyi ki çalışmak için bisküvi fabrikalarını seçmiştim çünkü kendime bana benzeyen insanlar çokluktaydı. Ve bisküvi vardı ye ye bitmez doy doy bir daha ye. O dert yükünün başında arkadaşı Fadime duruyordu üstelik güzel ve dimdik göğüs göğüse de o sorunlarıyla çarpışacakmış gibi başında kara yazgısı üstelik gözü de mordu. ‘’Bunu sana kocan mı etti?’’ Allah'tan korkmazlar akşam olunca da bir de bu kadının getirdiği ekmekle karnını doyuracaksın ve dahi geceleri üşüyünce ona sarılıp uyuyacaksın. O senin karın senin yarın yapılır mı bu? Çocuklarını doğuran kadın ona hiç bu yapılır mı? Kadının gözleri dahi konuşmuyordu suskundu. Tembel kocası öküz gibi yer üstelik içer de her evde bir ocak yanar bir duman tüter de ama bazı evler de aşırı yemekten o ocaklar kötü tüter. ‘’Kocan ne iş yapar?’’ ‘’Çalışmaz.’’ ‘’Neden çalışmaz?’’ ‘’Ona göre iş yokmuş.’’ O da o tembellerin uydurduğu dillerine doladıkları bir palavradır. ‘’Peki sen neden çalışırsın?’’ ‘’Evlilik kutsal bir müessesedir. Çocuklarım da vardır üstelik.’’ Fadime böyle der demez hemen kendini dimdik tutan işe elini attı arkadaşını da susturmak istermiş gibi de ağzını kapattı. Çünkü kendisi de ağzına kadar doluydu ‘’Bir of çeksem karşı ki dağlar yıkılır.’’ Sonra aynı susan kadın konuştu, konuştu arkadaşına hayat mücadelesi hakkında nasihatler verdi. ‘’Bak ben nereden nereye geldim. Baktım ki ayakta durmakta zorlanıyorum, oturdum. Baktım ki ayakta durmaktan bıktım olduğum yerde oynadım, döndüm. Baktım ki iyice dayanamayacak hale geldim arkadaşıma dayandım, onun sırtına sırtımı dayadım. Baktım ki gözlerim sel olup akacak gözyaşlarımı susturmam gerek hemen arkadaşıma sarıldım. Baktım ki susmak bazen çare değil ona dedim sen konuş o bana dedi sen konuş. Baktım ki konuşmakta işe yaramıyor bağırdım avazım çıktığı kadar. Baktım ki boş odalarda yalnızım başladım bir türkü tutturmaya o anki ruh halime göre içimden geldiği gibi hiçbir şey yokken dahi sorun dediğimiz şeyler sadece içimizde birikmiş olanlarla dolu testiyi de bazen boşaltmak gerek.’’ ‘’Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır yıkılır. Bu gün posta günü canım sıkılır da gülmedim amman amman. ‘’Allah be türküyü söyledikten iyice böğürdükten sonra için rahatlar kendine gelirsin o an kendi kendine bir yol haritası belirlersin oysaki bazı kadınlar benim yaşadıklarımı yaşayanlar kocalarına boşanma davası açarlar sarı odalarda çığlık çığlığa bağırırlar fakat gelecek güzel günleri görmek için ha ha ha hihi hi karanlığı aydınlığa çevirmek için başka ben yapabilirsin? Evlilik müessesi bu içeride ne olup bittiğini bir ben bir o bir de Allah bilir. Ama benim yaşadıklarımın tıpkısını o da yaşasaydı o da yuvasına sahip çıkardı. Neyi nerede bulmaya çalışıyor? Ben de başkasını bulsam iyi bir halt mı ederim? Onun yolu karanlık ama ben doğru ve dürüsttüm ve yolumu görebiliyorum.’’ Konuşurken dahi bisküviyi yakaladı kendine çekti, bir daha çekti, bir daha bir daha elini de ayarı bozulmuş gibi ayakları da daha da hızlıca yüzü peynirli pideye dönmüşken yüzünün aldığı ifade içinde gerçek arkadaşının yüzünü zor bulabildi. Arkadaşı yeniden uykusundan uyanmış gibi ‘’Haydi yemeğe gidiyoruz.’’ Arkadaşına, ‘’Sonu nereye varacak bu işin? Diye sordu. Fadime, ‘’Onunla yedi yıldır evliyim bana bir şey olmaz. Sırtımı işime dayamışım ama Allahtan bir dileğim var bana güç versin ve bazı yaşadığım şeyleri de bana unuttursun hatırlamayayım kötü şeyleri. Geçmiş olayları. Anladın mı?’’ Arkadaşı şaşırmıştı çünkü anlamamıştı. Kirli çamaşırları içinde biriktirip kin tutmak istemiyordu. Geçmişe tutuklu kalmamak geçmişe takılı kalmak istemiyordu. Galiba kocasını da seviyordu. ‘’Sevmek mi?’’ Senin saçların yerler de sürüklenirken üstüne bir başka kadın severken evinde horozlanıp da dışarda pısırık kesilen evinde gül dururken kendisi çöplükten beslenen kendini şişiren horozlanan, sevgi neredir? Hepsi elimin kiridir dedi avuçlarını içine tükürdü. Uzaklara baktı. ‘’Sonu gelmez bu konuların konuşmaların kapat bu konuyu haydi yemeğe,’’
              ‘’Uzaklara bak daha ilerisi ne denizlere mi? Masmavi gökyüzüne mi?’’
               Kalbim bölündü iki parça oldu gözümden iki damla yaş aktı. Gördün mü? Oradan göründü mü? Binlerce kadının ekili tarla gibi ekildiği biçildiği ve sarı kırmızı, mavi, yeşil, mor yamalarla yamandığı ve yine birbirlerine sıkı sıkıya sicimle bağlandıkları o büyük fırtınalarda ve dalgalarda dahi yıkılmadan ayakta kalabilmeyi başardıkları yine kendileri vardı kendi işleri güçleri vardır. Bu bitmeyen bisküvi böyledir işte binlerce yama, yamalı ama cesur korkusuz cengaverler, başka kadınlarda vardır üstelik anlaşılmaz evine ekmek götüren kim? Hangi kadın varsa elimizden gelse de bu kadınlara yardım edebilsek.  Ama kadına yardım eden işi, onu erkeklerin egemenliğinden kurtarmış o iş ki yüz yasa kanun, erkek eder. İş ki o kadını ayağa kaldırdı elindeki güç sanki elin de balta tutuyormuş gibi de bir hali vardı. Allah çalışan kadınların yardımcısı olsun.  Eğer ki bu işleri de olmasa onların da hali harap.
              Üstelik uzun yıllar çalışabilirsen basamak da atlayabilir merdiven de çıkabilirsin. O merdivenin sonunu görenler mücadele vermiş vefakar fedakar kadınlardı. Zamanında işlerine dört elle sarılmışlar hızlı hızlı koşturmuşlar hızlı hızlı çalışmışlardı. Yüzdüler, yüzdüler kuyruğuna geldiler.

               Ne anladın şimdi sen bu yazıdan? İşe girince görürsün. Ne göreceksin? Üç direkli bir ev. Biri sen, biri işin, birisi de bitmeyen bisküvi.  

2 Ocak 2018 Salı

ARKADAŞ ARIYORUM

 GECE VARDİYASI
  Tatlı bir işim var. Ama kiminle arkadaş olunacağını kiminle olunmayacağını bilmiyorum. Bunu kimse kesin olarak bilemez. Kimin yüzünde maske var kimin ne zaman o maskeyi kullanacağını ama eskilerin söylediği bir şey de var ele avuca sığan kişi sağlam olur. Onunla arkadaş olabilir konuşabilir sorunlarını tartışabilirsin. Gençler kanları daha sıcak ve dilleri de kaypak olur delikanlılık vardır çünkü düşleri de çoktur üstelik bazıları çürük malzemeden yapılmış, bazıları elle tutulmaz gözle görülmez bazıları da bulutlar üzerinde yaşar. Bazıları da anlık şekil renk ve biçim değiştirir her an hata verebilir bazıları da peygamber gibidir peki benim arkadaşım hangisi? Ben hangisi ile arkadaşlık kuracağım?
         Seni aldatmışlar, okuma yazmanda yok diye ama aptal değilsin bunu hesaba katmamışlar. Madem ki söyleyeceklerimi anlayabiliyorsun madem ki safta değilsin iş arkadaşın olan kişi bunu nereden anlasın?  İnsanlar hep bu kalıpta mı? Hayır. O halde sap ile samanı ayıracaksın, aynı işyerinde de çalışacaksan eğer bazı şeyleri de normal karşılayacaksın. Bırak onları bildikleri gibi davransınlar eski alışkın oldukları davranışlarında da kalsınlar şimdiye kadar bir yol kat edebilmişler mi? Peki bir şey becerebilmişler mi? Hayır. Sadece kendilerini kandırıyorlar. Bazı şeylere kör ve sağırlar, bildikleri o tek pencereden görebildikleri kadar, hayata bağırıyorlar bol kavga edip bağırıyorlar çalışmaya da alışmışlar öyleyse bırak onları orada kendi hallerine ve sus ayrıl yanlarından.
          Ayrıldı o kişinin yanından ama burada kendine uygun birileri de olmalıydı bulmalıydı çünkü bu işyerinde çalışacaktı. Buranın pek çok bölümü vardır çeşit çeşit de insan barındırır her telden insan vardır. Bu bisküvi bölümünün havası güzel neşeli ılık bir ortam, bir kız göründü karşıdan kibar neşeli ve sarı tenli yüzü de ay gibi parlak kendisi de hemen yanına koştu çünkü kendisinin de onu görünce gönlü neşeyle doldu yüzü parladı.
         Bu kız tam kafa dengi diye düşündü. ''İnşallah beyni sululardan değildir.'' Okumuş okumamış olması da o kadar önemli değil. Sadece gördüklerini yaşadıklarını akıl süzgecinden geçirmiş süzmüş elemiş mi? O gördükleri yaşadıkları çektiklerini ona ne kazandırmış? Cesaretini kendine güvenini kaybetmeden yaşam alanını genişletmiş mi? Hani bazılarının dallı budaklı çözülmez düğüm düğüm olmuş çözülmüyor çözemiyorum dediği sorunları vardır bunları sorun eder ve acısını yanındaki arkadaşından çıkartır. Baktı ki bu arkadaşı öyle de değil hemen bir gülüşle bir tatlı dille çözüveriyor sorunları. Tam bir romantik iletişim modeli. Onun bu iş hayatında kaybetmesi veya açık vermesi de zordur. Çünkü o çok sevgi dolu sabırlı ve de çok çalışkandır tabana kuvvet çalışır sırtını da bisküviye dayamıştır. Bazı çalışanlar paraya taparlar fakat o paraya da tapmıyor çünkü ‘’O çalışma gücünün verdiği değer bisküvinin onda bıraktığı yaşama sevinci o her şeye değer.’’ Diyor. O öyle ki karnıyla sırtıyla başıyla tüm gövdesini bisküviye dayamış. Onun yanında kendisi okumuşluğunun ardına saklanmış tüyü yolunmuş kaz gibi kalakaldı.  
             Fabrikanın içinde işletme içinde onun arkadaş çevresi gittikçe çoğalıyor.  Bazıları sert hırçın küçümseyen gözlerle bakıyor çevresine, bazıları sadece havaya bağırıyor, bazıları da sadece havaya gülüyor, öylesine hava olsun diye ses çıkartıyorlar varlıklarını hissettiriyorlar.
            Ama biz ikimiz bir fidanın açan gülleri gibiydik. Gökten düşen iki yıldız. Ama çevresinde başka yıldızlarda vardı onlarla aynı yaşta yetişkin ki gözlerimizdeki ışıktan birbirimizi tanıyabiliyor seçebiliyorduk. Ne zaman güleceğini ne zaman isyan edip bağıracağını ne zaman ellerini sallayıp işi bırakacağını hissedebiliyorduk.
          Arkadaşımla yemeğe de birlikte iniyorduk. O fazla bir şey yemezdi. Hep iştahım yok der masanın ucunda otururdu. Yemek yemeden tekrar işe koyulurdu. O öyle ki bu gece gözleri donmuş konuşmuyor öfkelenecekmiş gibi kendi bedeni içinde büzülmüş susmaktaydı. O neşe saçan gülen geceleri gece kuşu gibi öten kız konuşmuyordu.  Derin bir sessizlik vardı ortamda hani o yıllarca içimizde birikmiş tortu olmuş kimsenin işitmediği duymadığı ağıtlar biriken sesler, çığlıklar o da kendi vücudu içinde can çekişiyor gibiydi. Sadece ellerini daha hızlı işletiyor daha sert bisküvilere dokunuyor göz damarları dahi haşin bakıyor, iç sesinin çıkaramadığı uğultuları derin derin nefes alıp verirken habersizce yine kendisi çıkartıyordu. Ürpererek Ne oldu? Diye sordum. O da bana güldü, ‘’Haydi birlikte bir türkü söyleyelim,’’ dedi.
         Gece tam üstümüze uyku basarken, yavaş yavaş ve sessizce içimizden gelen sese göre tekdüze giden bir hayatı, bizim üzerimizden yapılan hesapları, uzaktan gelen sesleri, esnemeleri, hiç birini de hesaba katmadan tüm doğallığımızı da sesimize vererek ağır bir şarkıya yol verdik.’’ Dersini almış da ediyor ezber/ Sürmeli gözleri sürmeyi neyler/ Bu dert beni iflah etmez del eyler/Benim dert çekmeye dermanım mı var /Aman aman ben yaralandım aman.’’ Ardından bir başka türkü ‘’Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/Göklere erişti figanım ahım buda gelir bu da geçer ağlama,’’ insanı kalp dili bir açılmaya görsün o dolup taşan testi dilinden bir ağıt gibi tane tane dökülür.
        Bende o ezgiyi çok sevdiğimden birlikte söyledik. Birlikte o duygu yoğunluğunda aynı iş üzerinde ikimiz de tek bir el tek bir yürek gibi o aynı ezgiyi dilimize doladık paylaştık.  Dil söyledikçe kalbimiz kabarıyor yumuşuyor, hafifliyor, dil söyledikçe gözler uyanıyor kulakların pası siliniyor, dil söyledikçe sessizlik neşeye bürünüyor, dil söyledikçe o kapalı olan gönül penceresi açılıyor, dil söyledikçe içindeki huzursuzluk kayboluyor gönül rahatlığına erişiyor. Huzursuzluk ruh sıkıntısı bir de bakmışsınız kaybolmuş oluyor o vücuttan dışarı çıkmış kaybolmuş.
        Her insan çalışır ama nasıl çalışır? Nasıl kendine zırhlar hazırlar?
       Geceleri yüzlerini yıkamak için lavaboya gidenler bizim öyle bir ihtiyacımız da yoktu uyanmıştık müziğin ritmi ve ezgisiyle yüzlerimizi yıkamıştık. Sadece yüzümüz gözümüz uykumuz açılmamış içimizde serinlemişti. İçimizde o korkunç isyan birbirine örülmüş sıkı bağ olmuş geçit vermez sabırsız bağırtılar bile susmuş içimiz de ki o düşman azgın şey artık bağırmaz olmuştu.
        Birden bire o arkadaşı tekrar neşeyle bağırdı. Bir bilmecem var çocuklar, acaba nedir? Nedir?  Bisküvi denince akla hemen elindeki bisküviyi aldı ağzına attı.
        Bir şeylerden kaçmak ve kurtulmak istermiş gibi gece vardiyaları o arkadaşıyla çalışmak güzeldi.
       Geceleri sessizliğin egemen olduğu vakitler o derin sessizlikte başlangıçta acıklı bir ses gelir yüreğinden sonra gittikçe sertleşir isyana dönüşür ve sonra yavaş yavaş ağlamaya hazırlayan sesler içinde duyduğun o derin sancı o doğum anı ağlamanın vakti gelmiş gibi.  Göğsü inip inip kalkar sinesine bir şeyler vurur.
      O acele acele ellerini işinin üzerinde götürür getirir içinde bir bütün olarak var olan kara kaplı defter açıldığında o da hep geceleri açılıyordu sanki geceleri onu açmak için işe geliyordu. Eli de hızlıca acele ediyordu kalp ritminin hızına yetişmek için de elini işine atıyor, sallıyor, kavrıyor, topluyor kalp ritmi hızlanınca elini hızlandırması da kolaylaşıyordu. İşi ona daha basit ve çalışılabilir hale geliyordu.  Sanki çalışmıyor sadece ellerini hareket ettiriyordu. İtiraz, isyan, özgürlük, havaya yayılmış koku ve önündeki işi o her başını salladıkça ‘’Sen salla başını ben bilirim işimi,’’ diyordu ki o önünde ki bitmek bilmeyen bitmeyen bisküviler. Bütün kızlar acemiler ustalar çaresizler acımasızlar yalnızlar yoksullar meraklılar, okumuşlar hepsi de bitmeyen bisküviyi karşılıyorlar onun önünde mevzi alıyorlar. Hepsinin bir hikayesi var içinde yarım kalmış bu hikayeler çiçek açıyor bazıları filizleniyor bazıları da bazı şeylerden kaçmak kurtulmak bir kurtuluş çaresi olarak geliyor bisküviyi kendilerine siper ediyor. İş ilanları duvarlara asıldığında kızlar birer çiçek demeti gibi duraklara yayıldığında bu topraklar üzerinde bisküvi nam saldığında dileyenler geliyor o önlüğü giyiniyor ve kendilerinin efendileri oluyor kendilerine kral çünkü o iş onlara bir nefes oluyor, ruhlarını açıyor o oduna kalasa dönmüş bedenlerini beklemedekilerin ruhlarındaki ağırlığı kaldırıyor hafifliyor o kişi, o iş de onlara bir rüzgar esintisi gibi hafif geliyor. İş önlüklerini giyiniyor işyerlerinde fabrikalar içinde tek koku tek dokuda fabrika işçisi, namı altında kayboluyor.
     Çalışan kızlar yoruldu parmakları yoruldu artık çalışmak istemiyordu zaman hızla geçiyor kendince bazı şeylere yetişemiyordu bazı şeyleri de kaçırıyor. Ama o kız her sabah erkenden servise yetişiyor akşamları da evine geliyor uykuya dalıyordu.
      Gece vardiyaları ah bu geceler hep bu gece vardiyalarında olur.  Bütün kara bulutlar başına  toplanır. Ellerini üstüne bir iki damla gözyaşı düşer. Aklın başka yerde elin işte takılı kalmıştır kendi kendine çok sıcak bir ortam yaratmış ve ortamda dalmıştır sağlı sollu iki kolu da işlerken gözlerinden yanaklarına düşen iki damla yaş
      İşi durutmuyor, geceyi sürüklüyor onu o içindeki ruhsal ağırlıktan kurtarıyor. Sabaha yaklaştığının gitme zamanını geldiğini
     Gün ışığı yüzüne vurur vurmaz gözlerini kırpıştırıyor. Gözleri açılıyor. Kendi üzerindeki ruh elbisene bakıyor kimse bir şey görmedi duymadı o sadece kendi kendine homurdandı, ağladı her şey kendi ruh duvarları içinde kaldı orada yaşandı ve orada kaldı o her şeyi içine gömdü. Evine geldi uykuya daldı

            

1 Ocak 2018 Pazartesi

ÇOCUKLARA VERİN BU İŞİ

      Çocuklar upuzun bir kuyruk olmuş küçük denemelerle üreticileri dürtüklemeye daha fazla tat daha fazla lezzet üstelik kendilerini verecekleri küçük paralarla onlarında daha fazla para kazanacaklarını onlarında hem gelirlerini hem de çeşitlerini artırmak için. Bisküviciler birçok deneme üretim yapmışlar en sonun da bir çeşidi üretim kadrosuna almışlar daha sonra üretici kadrosu işi daha da renklendirmek büyütmek istemiş bunun içinde reklam kadrosundan renkli bir slogan cümle renkli bir afiş istemişler. Ah bu bisküviciler bir yarışma düzenleyin de bu işi de çocuklara yaptırın öyle ki çocuklar damak tatlarına ve hayal dünyalarına göre bir resim oluşturacaklar renkli bir resim ve müzik esintisi gibi gelen bir cümle ile de sizler de başarıyı göğüslemiş olacaksınız üstelik umulmadık başarılar kazanmak olabilir mi? Olamaz mı? Pufidik pafidik isimlerle görülmemiş bir başarı yoz bir isimle başarı nereye kadar olur? Bu öyle bir isim olmalı ki seni başarıdan başarıya götürsün bir serinin yeni başlangıcı gibi ki bu isim damaklarda şarkı olmuş bir başarı çocukların işi olsun.  Küçük tatlar damaklarla buluşturan büyüklerin görmediği gözlerle görülen bağlar tatlar ki o diş ile dil arasında dil ile damak arasına sıkışmış kalmıştır. Elden ele o tat bir yiyen bir başkasına da göstermiş reklamını vermiş ünlendirmiş gitgide artan çağdaş bir zevke tada dönüşmüştür tüm çocuklar raflardan alabilmek için o tada yönelmiştir. Başarılar sürekli yenilikler çocukların reklam yapması fikrinden oluşmuş son derecede başarılı olmuş ki çocukları kendi toprağından yetişen o tada da sıkı sıkıya bağlamıştır. Öyle ki milli bir duygu milli bir yiyecek gibi hem öyle ki o zevkin ve tadın da büsbütün esiri olmuşlar. O tat çocukların bulduğu isimle kalmış. Çocukların ara sıra bisküvi fabrikalarının içine gizlice süzülmesi gibi sessizce ve o çocukça hayal gücü içerisine gizlice süzülmek başarı, başarıya renk katan model ve çeşitlerle birbirini körüklemek. Duyuların aldığı tatla, bisküviciler memnundur. Çocukları heyecanlandırmak motivasyon güçlerini artırmak ödüllendirmek tam da çikolata diyarında çocukların sevdiği bir tatla onların beğenileriyle yepyeni tatları da tattırmak her şey onlar için onların damak zevkleri için, yedikleriyle mutlu olan çocuklar.