18 Aralık 2017 Pazartesi

NE İŞ OLSA YAPARIM NE İŞ OLSA TUTARIM


                            VASIFSIZ İŞÇİYE İŞ 
       Aslında burada bir iş var ama. Sistemlerini çok güzel oturtmuşlar iş düzenlerini çok iyi kurmuşlar. Orada çalışabilirsin ekmeğini oradan kazanır oradan testine su doldurabilirsin.
      ''Peki,'' diyor elini kolunu sallaya sallaya duruyor o çeşme başında elinde kovasıyla. Allah biliyor o işten korkmaz gocunmaz çekinmez ne iş olursa yapar.
     Yeter ki iş onun dişinin govuğuna yetsin biraz gelir getirici olsun kabı dolsun. Onu attan indirsin arabaya bindirsin. Maalesef o iş umduğu gibi çıkmadı. Hatta işe giderken elindeki işinden de oldu. O iş ki şöyle bir esti geçti yaşantısından bir ara taksimi gibi ama gürleyerek geçti yıktı da geçti işe giderken az kalsın evdeki bulgurdan dahi oluyordu.
     Yorgun üzgün hareketsiz eski günlerini yad ediyor eski günlerini özlüyor anlatıyor o bir kızgınlıkla bir el hareketiyle siliverdiği işine o yankılanan ses, ''Evyah ki, ne eyvah,'' diyor. ''Ben ne yapmışım ben kiminle sidik yarıştırmışım. ''Gün batımına dek süren kendi içindeki kavgaları kendine kızıyor kendine, neden yaptın ettin üstelik gelecek zor günleri de bile bile. Takas etiğin iş, takas etmeyi düşündüğün iş, gittin gördün işte nasıl bir iş olduğunu oysa nasılda için kaynıyordu değil mi gitmek için şimdi de için yanıyor evyah ki eyvah.
    Allah biliyor ben işten gocunmam ne iş olursa yaparım ekmeğimi de taştan çıkartırım. Aileme karşı ve hiç kimseye karşı da borçlu kalmak istemem elimden geleni yaparım
    ''Öyleyse kendi işini kur,''
    ''Öyle köşeyi dön kabını doldur. Biraz da hayat yolunda iş hayatında öyle yürü.''
     Duruyor bekliyor. Bir kendine bakıyor bir de yaşadığı hayata bir de anlatanların yaşam öyküsüne sonra hayır, hayır riske girmeyelim. Burada bir fabrika da çalışabilirim. ''Hani yükselmek istiyordun refah seviyem yükselsin diyordun hani attan inip arabaya binmek istiyordun.''
       Yarın bir gün bu işi de bulamayız atı eşeği dahi bulamayız. Gözleri solgun yorgun duraklı dikkatli ve kararlı. Biraz da acımaklı bakıyor hayata, ''Sabırla çalışırsam sabreder dayanırsam bunların hepsi zamanla olur ki dayanırım ben.''
      ''Rabbim her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.'' ''Sabreden derviş muradına ermiş,'' diye de bir atasözümüz var ayrıca hepimiz nice zorluklardan geçtik ne mücadeleler verdik de öyle bu günlere geldik. Sürüne sürüne derler ya onun gibi. Sen de boş boş beklemeyi bırak beklemek boşuna zaman kaybetmektir çalışmaya başla çalışırsın, dayanırsın, yaparsın biliyorum. 
    ''Benim öyle sıska küçük bir şey olduğuma bakmayın dayanırım ben çalışırım ben. Özellikle fabrikalarda yüklemede benim gibilerine çok ihtiyaç var, beli yere yakın olanlara, dayanırım ben çalışırım ben o un şeker çuvallarını kaldırırım ben. Ve hatta hamur haznesinde un yağ şekeri birlikte karıştırır bisküvi kalıbının yanına kadar getiririm ben.''
      Hamur teknesiyle hamur taşıyor, günlerce sonra evine gelince sırt üstü yatıyor. Sıska küçük adam iş hayatına karşı nice koca cüsselilerin bir kaç gün dayandıkları ve işten güçten el etek çektikleri işle birlikte yüzünde de derin bir anlam var evine ekmek götürüyor. O kişi evet o küçük adam işten korkmuyor.
      Bazen eve ekmek götürmek için çok şey istemez veya şöyle söyleyeyim çalışmak için sadece tembelliği bırakmak için istek azim ve kararlılık azmetmek sabır güçlü bir irade başka da bir şey istemez. 
      Evdekiler ekmek ister su ister götürmek gerek.
      İstek ve talepleri çok mu?  Çok mu pahalı şeyler istiyorlar?
      Biraz çeşni olsun diye yemeklerin üzerindeki buhar kokusu biraz değişsin diye biraz aromatik bir şeyler de bulabilsen sofraya getirebilsen iyi olur. Onlar da biraz sabır etsinler emeklime az kaldı. Artık emeklisine az kaldı işi de eskisi gibi acı vermiyor. Çünkü yolun sonuna geldiğini hissediyor. Kazandıklarının şıngırtısını kovadaki suyun şırıltısını duyabiliyor. Doldurduğu o kovaya döktüğü alın terlerinin kokusunu, ''Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik yine de sonunu iyi getirdik sona geldik. ''Diyor.
          Bu da iyi mi?
        ''Tabi ki iyi Çalıştığıma sabrettiğime şükrediyorum Bana çalışma gücünü veren Rabbime teşekkürler ediyorum.''
     ''Ayrıca ben vasıfsız bir işçi iken çalışmamın bir değeri yok iken hatta özürlü duruşuma göre bana saf salak benzetmesi yapılıyorken işyeri benim çalışmama bir değer biçti. Emeğimin hiç bir önemi yok iken emeğimin karşılığı olarak emeğime verilen bir değer ve önüme konulan iş. Ben de değerlendirdim. Çok şükür buna da şükür gerek. Ben vasıfsız eleman iken hayatta yaşam alanımı genişletti ekonomik gücü elime verdi o iş ki içime bir ferahlık gönlüme bir güneş gibi doğdu. Ömrümde hiç görmeyeceğim yumuşak yatak, mobilya, telefon, bilgisayar bu işyerinin varlığı ve emeğimin değerinin karşılığı eden kazanç ve önümdeki iş sayesinde gördüm. Kendine güven veren iş. Bu da şükür gerek.''
       Şimdi yavaş yavaş attan inip arabaya binmeyi düşünebilirsin. Dikkat et yavaş yavaş ayağını yorganına göre uzata uzata zamanında sırtından dökülen terleri de unutmadan.
       Nasıl emeklilik?  
      İyi çok iyi. İnsan geleceğini önceden göremiyor zamanın içinde gençlik çağında dolanıp dururken bir bilebilsen geleceğinde bir gün geleceğini bir düşünebilsen de zamanın etrafında dolanmadan içinde yaşayabilsen işte o zaman taşı tam gediğine oturtursun dalgalarla boğuşmazsın hayat ipini kendi elinle dolaştırmazsın iyi ile kötüyü kar ile zararı birbirine karıştırmazsın. 
      Hayatı sımsıkı tutum bak şimdi salmıyorum işte niye? Çünkü hayattan yeterince darbe yedim feleğin çemberinden bir kaç kez geçtim de o yüzden.
        Hepimiz feleğin çemberinden geçiyoruz ama bazılarımız yine bildiğimiz gibi hayatın ipine sıkı sıkıya sarılmıyoruz bir aşağı bir yukarı debelenip duruyoruz hala bazen de  hayali yel değirmenleriyle boğuşuyoruz niye? Çünkü onlar içlerinde gömülü olan hayal, istek, arzu ve temennilerine en kısa yolda kestirme yoldan ulaşmayı akıllarına koymuşlar gün bulup gün yiyenler, belki bir gün amaçlarına ulaşırlar o beklemeyi tembelliği seçenler belki toprağa gömülünce karşıların çıkar bekledikleri şey
     Hayat yolu bu inişli çıkışlı yokuşlu engebeli hepimiz de hayat yolcularıyız. İneceğiz çıkacağız yokuş tırmanacağız ve nihayetinde bir yerlere geleceğiz bazılarımız apalayarak bazılarımız yürüyerek bazılarımız koşarak bazılarımız uçarak. Ama önce hareket harekette bereket vardır beklemekle oturmak olmaz bir tas tuzlu çorba bile önüne gelmez.

15 Aralık 2017 Cuma

KADININ ADI YOK

               BEN KİMİM
       Bakın o işyerlerini kötüleyenler nasıl da geri dönüyorlar. Çünkü o koku onların üzerilerine yapışmış silkinip atamıyorlar. O koku öyle bir koku ki damarlarındaki kan gibi içlerine sızıyor o artık o değil onlar olmuş beni de etkilemiş. ‘’Ben de değil ben de değilim bir ben vardır benden içeri,’’ dediği gibi onun içinde de başkaları var. Ayşe Fatma Fadime Hülya var. Kendinde onlardan izler görüyor onlar gibi yürüyor onlar gibi gözlemliyor hayatı oysaki o onlardan kopup ayrılalı yıllar oldu. Örneğin  bir zamanlar fabrikaya girip de o kalabalığa karışan kız nerede o kız? O ürkek şaşkın acemice bir hikaye konu olan kız kim? Şu fabrikaya vinçle getirilip yerleştirilmiş gibi okkalıca duran kim? Sonra yüzü morlu gelen kadınları kırklı yaşlarda karnı burnunda karnı patlayacakmış gibi işe gönderilen kadın? Koştur koştur ter içinde servise yetişen ve servisin içine atlayan her biri de bir hikaye her biride bende bir iz taşıyor. İçimdeki anılar işte o zaman baloncuklar halinde sözcüklere üflüyor. Ve anılar bir anda aklıma gelirken kendimi de farklı kılıyorum kendimi de geliştiriyorum aslında onların yanından geçerken onları izlerken onlarla konuşurken onlarda bulduğum anlam ve kendime yüklediğim kimlik birinden ötekine doğru bir ip ilmek ilmek de geçerken her şeyi derleyip toparlayan ruhum ve bedenim ama ben işyerinden çıkınca işten ayrılınca onlarda içimdeki cazibesini yitirir sanıyordum Ben tekrar ben olurum ve kendimi dinlerim. Bu benim kimliğim. Benim iş önlüğüm benim dikişim benim elbisem.Her zaman son sözün bana ait olduğunun fikri kendimin de biçim alması için ama geçmişin anıları dünden bu güne geçişi engelliyormuş işte. Gün be gün aynı yemeği tekrar tekrar ısıtıp ısıtıp yemek gibi ve her gün kendine aynı yemeği de ısmarlamak gibi bütünüyle onlarla bütünleşmiş bu hayatta tek başıma kendi başıma bir cümle dahi kuramamışım meğer. Kendime ait dayalı döşeli bir odam bir gönül otağım bile yokmuş benim. Her yerde evde odamda gönlümde bir mum beni ancak onlar aydınlatır. Benim kendime özel fırfırlı elbiseler dikmeme ve o elbiseler içinde dönmeme kendime bir kimlik yaratmak ve benim kendime dönmemde yine onların gözlerine sözlerine duruşlarına ihtiyacım var. Kendim ben olabilmem için. Başka insanların Ayşe’nin Fatma’nın Fadime’nin Hülya’nın gözlerine gözlemlerine ihtiyacım var. Bu yüzden ben tam anlamıyla kendim olamıyorum. Kendine özgün kız olamıyorum mesela Nil gibi. Bir de insanlar sadece yalnızken tek iken kendine özgün kendi kimliğini yansıtırlar. Başkalarının ışığını da yansıtmazlar ikilemde de kalmazlar. Ne kadar hayır ben başkalarının ışığını yansıtmıyorum ben ne isem oyum deseniz de mutlaka üzerinizde bir başkasının kalıntıları izleri duruşları hisleri vardır. Sözcükler kalemime biraz ağır vurgu yaparak çıktıysa birazda dünkü yazılarımdaki yorumlara bakın. Nasılmış bir başkasını eleştirisi bile benim yazılarımın ve sözlerimin ağırlığının üzerinde bir etki yaratıyormuş kullandığım sözcükleri değiştirebiliyormuş. Öyleyse bir başkasını eleştirmeden önce o yazıyı akıl süzgecinizden geçirerek ve Allah’ın düşünmüyor musunuz akıl erdiremiyor musunuz? Ayeti kerimesini ışığında okuyun düşünün ve öyle yorumlar yapın burada fiziki bir görüntü söz konusu değildir. Sadece kimlik arayışı ve benim kadının adı yok yazı serisinden bir yazı buraya aktardıklarım.


           

14 Aralık 2017 Perşembe

EVLENMEK İSTİYORDU

           Oturmuşum paketleme makinasının önüne keyifle seyrediyorum hayallerimi. Kutuya doldurduğum paketlere bakarken nedense duyduğum büyük mutluluk bir evlilik bir nişanlılık hayal ediyorum birden de evlenmeye ikna oluyorum. Hoşgörü sevgi, itaat, güven evliliğin sağlamlığında bütün direkleri oluşturmuşum, evlilikle uyuşmuşum evleneceğim kişiye bey efendi diyebileceğim veya efendi öyle de değer biçmişim öyle de huzurluyum mutluyum hemen de bavulumu çeyizimi hazırlamış da evden çıkacakmış gibi. Neden başınızı hep o kasvetli havanın içine tıkıyorsunuz? İllaki evlilikler kötü mü olsun? Mutsuz boşanma ile sonuçlansın veya şiddet? Ne yapsak ne yazsak yararı yok böyleleri de var çünkü ama ben şimdi evliliğin arifesinde, evlenme düşüncesi içinde sanki parlak bir fikirmiş de gelmiş kafamın içine yerleşmiş harika bir evlilik, harika mutlu bir yuva özlemi içindeyim.
          Bisküviyi selefon sarıp sarmalarken o da çalışırken aklı, fikri düşüncesi de bu fikri sarıp sarmalamış bu fikirle yuva yapmış hayal etmiş onunla işini ilerletmiş onunla büyümüş irileşmiş. O hayali ile kendine evlilik törenleri yapmış onunla kendi havasına girmiş sanki devasa bir rüya sanki kanatları var ruhunda ve kanadının ucu da az biraz yanındakine dokunmuş güzel renkli bir hayal hepsini etkilemiş, kızlar tek tipleşmiş çünkü her genç kızın rüyasıdır evlenmek ve tek bir arzuları da varmış gibi o durağa varmak o mutluluğa kavuşmak.
        Elbette sen de evliliğe giden yolda birini bulacaksın insan sadece yalnızlıktan bekarlıktan beslenemez. Evlilik sevgi sadakat güven ve fedakarlık ister. Evlilikte en güzel örnek kendi anne ve babası en canlı örnek hala birbirlerine gülüm diye hitap ediyorlar, birbirlerinin gözlerini içine bakınca adeta kanları yeniden ısınıyor. Birbirlerine tekrar tekrar aşık oluyorlar. Birbirleriyle elli yıllık bir ömür geçirmişler hayatlarını paylaşmışlar, her yeni çocuk beraberinde sorunlar yumağı getirse de yeni bir mutluluk kaynağı her bir çocuk onların elinde onları hayat bağlayan yaşam pınarları olmuş. Acaba kendisi de annesi ve babası gibi elli yıllık bir evliliğe onu bekleyen hayallerinin ötesinde bir erkeğe böyle bir bağla bağlanabileceğine söz verebilir mi? ''Zaman gösterecek,'' diyor. Kesin kuşak farkı var. O da annesi gibi kanaatkar, sabırlı, rıza gösteren olursa, annesinin üzerindeki elbise kendisininkinden çok farklı üstelik annesi sabırlı o sabırsız. Annenin kaderi kızına çeyiz olur mu? Annesinin kaderinin iyi taraflarını kendi üzerine işlenmesini diliyor.
          Hayallerimin duraksamasını ve o sarsıntılı kötü haberleri de duymak istemiyorum. Evleneceğim kişi ile bütün gün ve gece karşılık oturup sohbet etmeyi konuşabilmeyi aramızda oluşan bağın daha da kuvvetlenmesini ve kopmamasını istiyorum. Çünkü evlilikler genellikle iletişimsizlikten birbirini anlamamaktan dinlememekten kopuyor. Sevginin yerine nefretin sevgisizliğin egemen olduğu veya karşılıklı restleşme rekabet ortamı hayırdır, ringe mi çıkıyoruz? İkimiz de ellerimizi dişlerimizi sıkmış bekliyoruz. Hayır, hayır ben duyguları da hissetmek istemiyorum daha farklı arzuların da olduğunu hissetmek. Hızla giden bir trende, ömürde hızla tükeniyor tek bir şey arzuluyorum mutlu bir evlilik bir yuva yan yana oturmak göz göze konuşmak ne hoştur. Bakın hayallerim gerçek oldu arzuma kavuştum. Evlendim.
         Henüz cicim aylarında başka kapılardan giren kargaşa karmaşa, evde ilk söz dinleten benim sözüm geçecek ağır basma isteği açıkça belli eden o sözü geçiren taraf olmak, sözü geçen eş ama bunu da açıkça belli ediyor. Ama ben ilk söz geçirilen olmak hem de evliliğin yükünü sırtlanmak istemiyorum. Evlilik teklifi ettiğin günden beri ve evlendiğimiz günden beri ne değişti? Kimlik duygusunu tamamen kaybetmiş olan ben ve benim her bir hücrem üzerinde söz geçirmeye baskı uygulamaya kalkan sen, bir gün yemek yapılmadı diye birlikte mutfağa girip de yemek yapmak yerine sofraya bir çelme takıp siniyi ters çeviren sen. Bir gün kapıyı geç açtım diye kapıyı açar açmaz tokadı yiyen ben,  bir gün dişlerimi fırçalıyorken istediğin suyu zamanında önüne getirmedim diye küfür yiyen ben. Her sözüne emme basma tulumba gibi ‘’evet veya hayır’’ diyerek benden onay cümlesi bekleyen, benim olumsuz yorumlarıma tahammül gösteremeyen sen. Karmakarışık işlerin düzensizliğin ağresif hareketlerin ve olur olmaz yerde beni öteleyip aşağılayan sen. Şimdi ellerimi açıp sahip olduklarımı yere bırakmak sadece burada işyerimde bana destek çıkan, kol kanat geren işimle birlikte iş arkadaşlarımla birlikte hiçbir şeye katılmadan, hiçbir şey arzulamadan, kıskanmadan, özenti duymadan, sadece işe gitmek işten gelmek, servise binmek servisten inmek ve bazı yaşayanların olaylarını uzaktan seyretmek istiyorum. Çünkü zihnim hala isabetli düşünemiyor. Ben isabetli düşünemiyorum. Evlendim o tadı aldım evet kabul edildim birisi tarafından tamam, tamam bitti, şimdi artık hiçbir şey istemiyorum.
                  Artık sütten kesilmiş bir bebek gibiyim.  Demlenmiş demini almış dibe çökmüş bir çay gibi,  derinlere gömülmüş gitmiş gibi. Aslında şöyle de düşünüyorum, önümden gelip geçenlerin her zaman her yerde var olan olaylara genel yaşama evliliğe ne kadar bağlı kaldıklarına ve insanların yazgısına duyduğum merak. Evlilikte en güzel örnekler anne ve babalarımız eski evlilikler zeki akıllı insanların eski püskü elbiseler fistanlar içinde ki çiftlerin bağlı olduğu evlilikler, kesinlikle olmaz dedikleri elverişsiz bir durum onlar için yok muydu? Vardı ve her sorunun mutlaka bir değil birden fazla çözüm yolları da vardı.
         Kadının asansör kapısında kocasına bağrışını duyuyor musunuz?  Tuhaf duraksamaları şu tarafa mı? Yoksa bu tarafa mı? Yoksa öbür tarafa mı? Sonra eğosu ağır basar. Her biri kendi yoluna. Çünkü her birinin de giderilmesi gereken ihtiyaçları vardır. Sanki randevuya mı yetişeceksin ne bu acele nedir? Bu acınası acelecilik nedir mesele? Ya da alışverişlerde bir kıyafet yüzünde dükkan dükkan gezmelerde basit bir satın alma işi onca yıldır birlik içinde olan evlileri güzel insanları dahi birbirinden ayırır.
        Tekrar kendimi genel akışa bırakıyorum zihnimin yüzeyinden geçenleri yansıtan soluk gri bir evlilik aklımın ucunda geçmişi hatırlıyorum. Burnu kırılan gözlerinin rengi değişmiş sadece acil durumlarda yol kenarlarında bekleyen polisleri, bir evde, bir kaldırımda, bir kavşakta, bedenini korunma arzusunda olan kadınları kızları düşlüyorum. Onu yakalayan korku durakta otobüste veya evinin önünde.
             Yaşamakta da ısrarcıyız.
             Nedense faturalar da hep kadınlara çıkıyor zaman hep kadınların aleyhine işliyor
            Görünüşe bakılırsa sonuçta yine evlilikler çöküyor boşanan ve boşanmak için nara atan kadınların uğultusu mahkeme koridorlarını inletiyor. Bir o yana bir bu yana her biri bir nedenle birbirinden farksız suratların geçişi geçmişin hayalleri ve bu an, geçmişin bu zamandaki yeri nedir? Kendi içimde hapsettiğim duygular bu gün bir olay gün yüzüne çıkarmışsa kötü giden evliliğin homurtusu küçük kavgalar tartışmalar, her evde olabilir her çalışan kadının evinde her akşam yemek olmayabilir.  Bir aslan kükremesi mi hayır bir hayvan kükremesiyle zamanın tekerleğini gıcırdatan ve beni geçmişe gerileten biraz ilerlemek istiyordu oysaki o da iptal oldu. Kadın bedeni aslında her daim çıplak her daim hedef sadece kıyafetlerimizle örtülmüşüz sadece kaldırımlarda servis bekliyoruz. Kadınlarımız kemikli bel kemiği üzerinde duran bir sessizlik sadece.


           

13 Aralık 2017 Çarşamba

BEN KİMİM? SAFİYE Mİ? MELİKE Mİ? CEMİLE Mİ?

         Bir kapı açılıyor bu bir iş kapısı o öyle de bir kapı ki açılmaya da devam ediyor her o kapıdan girenin de hayatı değişecek diye düşündüğümüz, gelen kim? İşe yeni giren vasıfsız donanımsız bir işsiz mi? Bir köylü mü? Bir garip mi? Çaresiz mi? Dul mu? Evli mi? Genç kız mı? Okumuş mu terk mi? Sadece bir işçi yaşlıca bir işçi, Safiye onun yanında çocuk kalıyor fakat o kişi de acemi, Safiye’de onun yanında usta, işyerinde Safiye’nin yaşında kızlar var usta yaşlı kadınlar var. Yaşlı acemiye, saygın bir iş kuşatmasıyla birlikte birbirlerine karşı değiller daha çok yardımlaşma çünkü onlar büyüğümüz. Zamanında bisküvi işçiliği vardı da onlar mı gitmedi? Bizim çağımızda bize denk gelen bizimle akran bisküvi üstelik her türlü öğretici var burada sen hangi dersi almak istiyorsan bin bir türlü kitap, bin bir kapı, sen hangisini aralamak istiyorsan. Gel bakalım, kapımız açıktır girene girip de çalışmak isteyene.
          Birbirinin arasında yabancı hiç tanımadıklarının arasına sokulup gidenler. Tanımadığı kimselerle aynı servise binip aynı işyerine gidenler, gözünü kaldırıp gözünü ucuyla birbirlerine bakanlar, umudun esintili heyecanı, kapılar açılıyor kapılar kapanıyor. Kızlar işletmeye dalıyor kapalı bir alana bir telaş hengama ve kargaşa ortamı gibi ben kenardayım gizlice kenarda unutulmuş gibi onlardan ayrı tarafta onlardan ayrı tutulmuş gibi gözlerimi o kargaşa içine kalabalık içine daldırıyor onları gözlemliyorum. Çavuş çağırıyor orada bana da bir iş veriliyor. Kızlar yanıma geliyor. Sevgi ve iyimserlik havası içinde işin yoğunluğunu ve ilk günün heyecanını örtmek istermiş gibi gülümseyerek yatıştırıyorlar beni. Ellerimi tek tek bisküviye elliyorum bisküviler tek tek değil sıralı bir biçimde yanımdan geçiyorlar onu tutmalıyım yakalamalıyım, salmamalıyım ama nasıl yakalayacağımı bilmiyorum. Öğreneceğim. Bedenim uyumsuz ellerim yanacakmış gibi kayıtsız kalmış gibi bisküvinin gidişini izliyorum.  Sonra çavuşun sözlü saldırısına hedef olmamak için kollarımı kaldırıyor bisküvi tutmaya yakalamaya çalışıyorum.
           Gece üzerimizdeki acemiliği alıyor biraz daha işe doğru öteliyor. O dolambaçlı gibi görünen işler onu boğan floresan lambasının ışığı, onu boğan üstüne üstüne gelen yük, onu boğan binlerce iş gibi onu kendine getiren gecenin ışığı ve gecenin yansıttıkları onu harekete geçiren, burada bireysel hareket yok ortak hareket edilecek, ortak birbirimizin eylemlerine ve yine birbirimizin hareketlerine tutuklu kalmış gibi birbirimizin ayak izini izlemek zorunda olduğunuz bir iş modeli üzerimizde ki o ağır yükü baskıyı da hemen kaldırıp atıveren bir birlik içinde.  O üzerimizdeki ağırlığı o bilindik acemiliği üzerinizden çekip çıkaran bizim kaderinizi yazgınızı değiştiren, bizi kımıldatan önümüze yeni kapılar açan göğsünüzden, aklınızdan geçenleri dahi bir 
başkasına aktarabilen bir güç elde ettirebilen o boğulmaya ramak kala bir anda size neşeyle sarıveren ki o katlandığınız şeyler içinde buraya mıhlanır kalırsınız. Her kapı açılıp kapandığında her girip çıktığınızda bir kırbaç yemiş gibi de olursunuz dillerden şakıyan ve sırtınıza vurulan bir kırbaç içinizde kıpır kıpır durmaz yerinde konuşmak karşılıklı ve size atılan sözlere karşılık vermek onları kendinden uzaklaştırmak. Kırgınım kırılıyorum. Burası bir işyeri mi? Yoksa savaş alanı mı? Bir sıcaklığın ardından gelen serinlik bin bir suratlı insanların gövde gösterisi hangi suratımla görüneyim size hangi suratımı görmek istersiniz ayrıca.  Her bir bisküviye adlarını yazdırmış kızları kadınları düşünüyorum, eteklerinin dizlerinin altında neler sakladıklarını veya dilleri ile dişleri arasında çok cepheli ve dimdik anneleri düşünüyorum, saklayın beni ya da ben size karşı hangi yüzümü takınayım söyleyin bana akıl verin. Saklanıyorum öylece korunuyorum. Çünkü ben acemiyim hayatın içine yenice fırlatılmış bir top. Benim henüz yeni bir elbisem yok. Ben de burada sizler gibi ekmeğimi kazanmaya geldim savaşmaya, dalgalarla boğuşmaya beni usta olmaya, ustalığa çevirin alın üzerimdeki acemilik hırkasını. Ben tek başına iken oraya buraya sallanıyorum kendimdeki donanımlarımı da göremiyorum.  Ama burada kızlar akranlarım etrafımı çevirirken ben artık tek ben değilim aynı zamanda parçalara bölünüyorum, bildiklerim de bana ait değil öyleyse onlar kimin? Sahip olduğum ustalık kimin Safiye’nin mi? Melike’nin mi?  Cemile’nin mi?  O floresan lambasının ışığı altında eğilirken doğrulurken iğneden ipliği geçirip de birbirimiz üzerinde işleme işleyen birbirimize uygun kumaştan elbiselere diken kim? Bazı şeylere evet bazı şeylere hayır diyen kim? Bir silkinebilsem kendimi bulabileceğim ben kimim?
        Benim bir hedefim var emekli olmak sırf bu amaç için bisküvi fabrikasına girmişim aynı hedefe birbirimizin ışıldamasıyla da hafifçe tüylenmiş palazlanmış olarak geleceğimi görebiliyorum. Kendimi meydanlarda parklarda şehrin her yerinde benim olmayan bir suratla, demek ki onlar benimle, demek ki mekan değişikliğe onlardan ayrılmama rağmen onlar ben de bağışıklık yapmış tenime işlemiş elbisemi süslemişler ben onlar olmuşum. Beni bıçakla kesen titreten, birleştiren, bölüştüren kıyama rükuya eğiltip doğrultan sonra da dilimi söylettiren görüntüleri yok hatları silinmiş ama aslında benim içimde içime işlemiş benimle bütünleşmiş olan beni donatan güzel insanların izlerini de görüyorum. Onların yüzlerini buluyorum kendimde emekliler bir emekli evinde toplanmış çalışanların başında bir diğeri de nöbet tutuyor. Burada değişikliğe uğramayan kimse yok burada birbirine bağışık bağımlı insanlar var. Ama ben hala bisküvinin yanan fırınlarının ateşinde kavrulurken son nefesini verirken dahi bisküvinin ateşinde de kavrulmak yanmak istermiş gibi o kapıların açılmasını ve kapanmamasını diliyorum. Şehrin en kıyı ucunda evinin en ücra köşesinde oturan dahi buyursun gelsin bu bisküvi kokusunu içine çeksin kendi şalvarının uçkuruna bir anahtarlık yapsın onunla açmak istediği kapıyı açsın diye.
          Şimdi de tembellik ve umursamazlık çöküyor üzerime çarşı pazar yerinde insanları umursamazsa sürtünerek geçiyorum aranızdan kimse kimseyi tanımak zorunda değil veya bedenleri içindeki kimlikleri bilmek zorunda değil. Mavi sarı yeşil kıyafetliler. Ben illaki önlüğümün rengini ararım o renkten hoşlanırım.



12 Aralık 2017 Salı

KREMALININ YAPILIŞI

      Kızlar işletmeye giriyorlar. Konuşmaları birbirleriyle fingirdeşmeleri havalı işitiyoruz. Kıkır kıkır fıkır fıkır geliyorlar konuşmaları fabrikanın duvarlarında makinelerin demirlerine yankılanıp geri geliyor. Erkekler makine başlarında duruyor. Onlarda kimi konuşuyor kimi makine ayarı yapıyor. Merhabalar selamlaşmalar bu gün ne çıkacak? Kremalı galiba evet kremalı hiç şaşmaz kremalı hafta içi her gün çalışır makinesi de oldukça hızlıdır arkanı dönemezsin. Kızlar hemen olukları doldurmaya başlıyor. Ustalar olukları temizliyor teker teker dişlilerin arasını bazen sert bazen yumuşak sözlerle, kendilerinin buldukları yöntemlerle makine arızalarına kutu kesip deliklere aksaklıklara çözümler üretiyorlar. Kimse bilmez anlamazdı o an aklından geçirdiklerini ve buldukları çözümleri.  Bazıları da aldırmazdı zaten çünkü onların işi değildi.  Bir demir parçasının üstünde saatlerce elinde hiçbir alet olmadan eli o makine üzerinde işleyen kızlar. Usta bazen de uzanıp kenarlara düşen birkaç bisküviyi yerden toplar bunları kullanmak yerine ıskarta çuvalına atar.
     Ayar işi bitince de işçilerin en önünde makine başında makineyi üretime hazırladı.  Kızlarda makine kenarlarına ilişmişler hepsi ayaktalar bazı makinelerde toplamacılar oturuyor.  Ve Kremalı geliyor.  Krema makinesi kremalıyor şimdi evet olukları dönerek geliyor daha dikkatli kızlar ellerini ayaklarını da kullanarak daha hızlı hareketlerle kremalı bisküviler paletlere girsin diye ve paletlerinin birbirlerinin önlerine gelsin diye bekliyorlar. Hiç biri oyalanmıyor hepsi de makinenin önünde toplamacı makinenin sonunda duruyor onurlu gururlu ve durgun eliyle paketlenmiş ürünleri çağırıyor ‘’Gelin, gelin ‘’onlara yol göstererek kutulara dolduruyor son kontrol birazda ondan soruluyor sorumluluğu var. Iskarta ürün, ağzı açık ürün, selefonu kayık, tarihsiz ürün onun da biraz dikkatli olması gerekiyor.  Mallar ters düz gelmiş paketi şekilsiz yapmış selefon kaymış hemen ustasına haber veriliyor bazen de kızlar el atıyor, ekler ve bağlantılara eğimlenmiş bölümlere değil sadece derli toplu gelen selefon bobinin kenarlarındaki ayarlarıyla oynuyorlar.  Makinenin önü de derli toplu derin dondurucu gibi boylu boyunca yatırılmış makineler bisküviler önündeki paletlere yayılmış sıralanmış dizi dizi paletlerin içinde selefonun içine girince de görünmüyor zaten
      Palete girmiş ürünlerle kızların elleri de kremalanmış oluyor bu ne büyük bir mutluluk hemen yala o parmaklarını hayır o çok hızlı hareket ediyor makineden hızlı akışkan olması ve kremalı bisküvileri paletler arasında yüzdürmesi için. Ayrıca kendisini esirgediği bir de makinenin selefon kestiği bıçağı var.
      Dört ayaküstünde duran makine, durduğu yerde paketleme yapıyor. Hiç biri oturamıyor altı kızın hepsi de ayaktalar.  Ne zamandır ayaktalar mesai başladı başlayalı. 
     Bazıları bir yıldır bazıları on yıldır.
     Kremalının yapılışı dur bakayım hatırlamaya çalışayım çünkü üstünden on beş yıl geçti. Hatırlıyorum.
    Un yağ, şeker vanilin, lesitin, koruyucu, ürün çeşidine göre aroma ve boyası bu hammaddeleri belirli bir oranda yoğurduğunda ve o oluklardan bisküvi arasından geçirdiğinde kremalı bisküvi oluyor.
     Kızlar gülüşüyor birden bire üstelik çok sesli. Bir daha o kremalılar arabalarla gelmeyecek bu oluklardan geçmeyecek tam otomatik sistemli makinalar gelecek doğru benim anlattığım on beş yıl önceki benim hatırladığım.  O kremayı arabalarda taşımak paketleme makinalarının yanlarına getirmek ilkel bir yöntem gibi ama yine de illa ki ben bu şekilde çalışacağım diye inat eden makinalar var. 
     Evet Karaman da bisküvi sanayisi yaşadığı sürece bu işi oluruna bırakmayan idealist genç girişimciler işin araştırma geliştirme ARGE bölümünde çalışanlar ve onların yardımcıları genç mühendisler araştırmacılar daha önümüze pek çok makine ve çeşitte lezzet ve tat sunacaklar.  Günün birinde herkes bin bir zorluklar işyerinde de çalışma koşullarını birbirlerine anlatırken onlar da o zorlukları kolaylaştırıverecekler.
  Girişimci işverenlerin ve Allah’ın yardımıyla yoksa her yiğidin atından kalkacağı işler değil. Allah yardım eder kul da cesaretle üzerine gider vazgeçmek yok yola devam der sanki işi ile konuşuyor gibi sanki Allah ile konuşuyor gibi Allah da onları yarı yolda bırakmaz.
      Patronlar yurt dışı gezilerine çıkıyor artık temiz giyimli saçları temiz ve düzgün taralı başları dik. O havayı havalı duruşu biliyorsunuz değil mi?



11 Aralık 2017 Pazartesi

DAYANIRIM BEN ÇALIŞIRIM BEN

       Çalışmak istiyor musun?  Gözleri sorgu dolu acaba çalışabilir mi?
      Dayanabilir mi? Dayana bilir miyim ki ben?  Denemekte fayda var hem ne kaybedersin ki buralarda sürünmekten de iyidir.
   Yüklemede indi bindi yapacaksın. Çuvalları veya kutuları aldın mı sırtına,
       ''Dayanırım ben çalışırım ben, yapabilirim.
       Komşunun cılız oğlu bile yapıyor konuşmaya bile değmez.''
     İşe gelince o kurşun gibi ağır çuvallar sıska vücudunda, yüzünde renk kalmıyor.  Konuşamıyor arkadaşına sadece gözleriyle soruyor çuvalları nereye koyayım? Un ve şeker çuvallarını karıştırma ikisinin de yeri ayrı ayrı
    Vücudundan ağır sulu sulu terler akıyor gözlerinin önünde halka halka birleşiyor ayakları yine de onu gideceği yere götürüyor. 
    Evine gelince sırt üstü yatıyor sıska vücudunun üzerinden geçen çuvallar aklına geliyor  tam hayattan elini eteğini çekmiş gibi yüzündeki o derin anlam. Dayanabilir miyim? Dayandım işte siz de gördünüz. Çok su içmen gerek. Su mu? Evet çok su kaybettin.
     Birkaç gün daha dayanabilirsen kendiliğinden, bedenin kemiklerin acı da vermez üstelik.Ertesi gün yükleme bölümünde çuvalların yanına geldiğinde çuvalları indi bindi yaparken vücudundaki terler bu kez yavaş yavaş dökülüyor. Yine ‘’Dayanabilirim,’’ diyor.
       Bu da iyi dayanabilirim diyor demek ki acı vermiyor işi ona
      O işi çözdü bedenini nasıl kullanması gerektiğini bütün iş gücü bacaklarda toplamakta dikkat et bacakların bükülmesin.
    Oluyor sen bu işin ilmini almışsın oluyor deli kanın henüz vücudundan çıkmadan bedenin bir kağıt gibi yırtılıp kenara atılmadan henüz ayaklarında yürüyorken o alnından akan terleri siliyor.
     Nasıl şimdi?
     İyi diyor çalışmak iyi geldi.
  Bana bir güven geldi içime de bir serinlik sana da iyi gelir. ‘’Beni bağışla ben gelip oralarda hamallık yapamam ben kendimde o gücü göremiyorum.’’
     Zamanın içinde dolanıp gidenler zamana akranları arasına karışmayanlar bir karışabilseler iyi olurdu aslında. Taşları tam gediğine koymak için hayata sıkı sıkıya sarılmak için yeşil yolda yürüyebilmek için dalgalarla boğuş cesaretinle güreş kaderinle yüzleş.
   O anlamlı bakışlar, ‘’Bak ben sımsıkı tuttum hayatın ipini.’’
   Evet diyor o önünden giden arkadaşlarına teşekkür ediyor. 
   Sonra diğerleri de hepsi birbirlerinin ayak izlerini takip ederek ilerliyor. Arkadan gelenlere bakıyorlar yollarda sıralı sırıtanlar, gülenler, somurtanlar, tahta gibi sert olanlar, bedenlerinde sadece kalçalarını ve aşağısını oynatanlar, tek gözleriyle etraflarına bakanlar, tek kelime konuşmayanlar, soluk ve sert bakışlılar, somurtkan yüzlüler, suratları gülenler, sırlarla gömülü olanlar hepsi yollarda sıralı gelen servislere biniyor. 
     Önümüz de uzun bir yol var galiba hepimiz ama hepimiz bu yolun yolcularıyız. 


10 Aralık 2017 Pazar

EYLEME GEÇ

Bir yer var orada her şeyi söylemek mümkün epeyce yaklaşmışım anlatamıyorum. Kadınlar durmuşlar birbirlerine bakıyorlar. Oturuyorlar.
       Bir fabrikaya girip çalışabiliriz. Evet, diyor öteki birbirimizden ödünç yemek kapkacak alma zamanı geçti, çalışmalıyız
       İleride yaş iyice büyüyünce hazır bir işimiz olur. Elimizde paramız bir de kazandıklarımızı koymak için cüzdanımız olur.              
      Umdukları gibi zor da olmadı bir işe girip de çalışmak ekmek parası kazanmak. Yaşantılarının şekli de değişti üstelik daha esintili daha renkli üstelik ile de karışarak. Önceleri sessiz suskun yorgun hareketlerle dolanıp duruyorlardı. Geçmişin anılarını tekrarlayıp duruyorlardı. Oturdukları yerden geçimin zorluklarından bahsediyorlardı. Şehirden gelen haberlerle birbirlerine yeni baskı gibi anlatıyorlardı. Gün batımında hayata küskün ve kızgın bir bakış gönderiyorlardı üstelik canlı iken ölü taklidi yaparak yavaş hareketlerle bir yığın mazeretler ardına saklanıyorlardı benim çocuk var ben belimden rahatsızım ben de miğren var.
     Şimdi de şehirden gelen taze haberler, oysa zaman da durmaz yerinde hızla akıp gider. Senin de içinde biriktirdiklerin bir kor alev oluyor seni yakıyor.
     Hayata karşı bir dalış da sen yap korkma çalışmaktan hep kimseye de borçlu kalmazsın üstelik kendi elinin ekmeğini yedikten sonra. Sığındığı mazereti, ‘’Beni fabrikaya işe göndermez babam.’’
     Öyleyse burada kendi işini kendin yarat çalış kimseye muhtaç olmadan, oturma öyle,
      Kendin bir kuyudan su çıkarda görelim ya da bir yerleri kazda su çıkar da görelim. Kabım yok kaşığım yok diye şimdi de dert yanarsın biliyorum, hele sen bir kaz da su çıkarda o kap bir yerlerden gelir.
        Sonra birileri işe giderken işten dönerken ilerlerken yürürken sen orada bekle otur   balkondan pencereden onlara bak.
       Derken iş düşünmeye çalışan kişi aslında düşünmenin de boş olduğu fikrini aklından atamıyordu.
       Birden silkiniverecek kökünden toprağından ayrılıverecek. Tam bu fikirden de vazgeçecekti ki birden aklına bir fikir geldi.  Uzunca bir süredir kafa patlatıyordum düşünüyorum ama bir türlü eyleme geçemiyorum. İşin aslı eyleme geçmek. Sadece hayali ile yaşamak kalbini de karartmak yerine eyleme geç.
      Elleri ayakları durmuyordu yerinde çünkü o fikri bulmuş gibiydi ve o fikri de hayata geçirmeye çalışıyordu. Şimdi eyleme geçmekle geçmemek arasındaki farkı anladın mı? Şimdi o canını sıkan şeyin eyleme geçmekle azaldığını da anladın mı? Ben tembel değilim ki çalışırım ben.